Victoria Miro’da Shahzia Sikander: “High Seas; Closed Skies”

TowerLondraSokak1 hafta önce203 Tıklanmalar

Sınırların sadece karada değil, hırçın dalgaların üzerinde de çizildiği; sömürgeci hırsların afyon tarlalarından petrol kuyularına evrildiği o tekinsiz sulardayız. Londra’nın prestijli galerilerinden Victoria Miro, New York merkezli dünyaca ünlü Pakistanlı sanatçı Shahzia Sikander’in galerideki ilk kişisel sergisi olan “High Seas; Closed Skies” ile sanatseverleri sarsıcı bir tarihsel hesaplaşmaya davet ediyor. 31 Temmuz 2026 tarihine kadar kapılarını açık tutacak olan bu sergi; geleneksel minyatür sanatını dijital animasyon, mozaik ve guaj boyayla yan yana getirerek Britanya İmparatorluğu, Babür Hindistan’ı ve Qing Hanedanı Çin’i arasındaki o karanlık ve girift ticaret ağlarını dürüstçe deşifre ediyor.

Serginin kavramsal yerçekimi merkezinde, ilk olarak bu bahar Hong Kong’daki devasa M+ müzesinin cephesinde yankılanan “3 to 12 Nautical Miles” adlı hareketli imge yer alıyor. İsmini devletlerin egemenlik iddia ettiği, sömürgeci güçlerin ise birbirini sınadığı o tekinsiz yasal gri bölgeden alan bu animasyon, Sikander’in el yapımı mürekkep ve guaj çizimlerinden dijital piksellere can veriyor. Londra’da ilk kez Pulitzer ödüllü besteci Du Yun’un sergiye özel hazırladığı ses tasarımıyla sunulan eser, Doğu Hindistan Şirketi’nin beratının onaylandığı bu şehirde izlendiğinde sarsıcı bir tarihsel ironiye dönüşüyor. Sanatçı, sömürgeci arşivlerin aksine, yanan Çin teknelerini değil; dönemin yenilmez Britanya savaş gemileri HMS Nemesis ve HMS Wellesley’i alevler içinde göstererek tarihin kaydetmeyi reddettiği gerçeği tescilliyor. Bu sömürü aritmetiğinin ortasında, yerel halkın ticaretini sırtlayan sampanlar ekranda önce küçük birer nokta olarak beliriyor, ardından tüm yüzeyi kaplayarak sömürünün devasa boyutunu gözler önüne seriyor.

Sikander’in eleştirel düşünce dünyası sadece dijital piksellerle sınırlı kalmayıp, galerinin duvarlarında yükselen mozaik ve guaj çalışmalarıyla daha da derinleşiyor. “Possessed” adlı çalışmasında Kraliçe Victoria, Viktorya dönemine özgü oval bir çerçeve içinde, geleneksel bir porselen cameo veya kilitli madalyon gibi mozaik taşlarıyla mühürlenmiş olarak karşımıza çıkıyor. Boynunda sömürgeleştirilmiş Hindistan ve Hong Kong haritalarını birer mücevher gibi taşıyan Victoria’nın başının arkasında, hakkı gasp edilmiş Babür sarayının tacı yükseliyor. Sanatçı, imparatorluğun kırdığı, parçaladığı coğrafyaları zorla bir araya getirip buna “düzen” demesini, mozaiğin birleştirici gücüyle incelikle hicvediyor. Victoria, bu sahte bütünlük içinde aslında kendisinin de parçalardan oluştuğunu unutmasına izin verilen tek figür olarak parıldıyor.

Sömürgeciliğin zamansal akışkanlığı, “The Alchemist” adlı devasa guaj çalışmasında çok daha somut bir politik argümana dönüşüyor. Bu yapıtta bir anıt gibi yükselen Kraliçe Victoria’nın elbisesi aşağıya doğru kıvrılarak aktif bir petrol kuyusunun vanalarına, borularına ve teçhizatına eklemleniyor. 19. yüzyılın afyon ticaretiyle finanse edilen sömürgeciliği, böylelikle günümüzün petro-politik sömürü sistemine kusursuzca tahvil ediliyor. Sikander, dün denizlerde egemenlik kuran sömürgeci zihniyetin bugün dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı nasıl tıkadığını hatırlatarak, geçmişin aslında bugünün ta kendisi olduğunu ilan ediyor.

Kraliçe Victoria’nın o kibirli ve işgalci imgesine karşı, sergi odasında direnişin estetiğini üstlenen başka bir portre yükseliyor: Amerikalı feminist şair ve düşünür Adrienne Rich’in mozaik portresi. Victoria’nın toprakları süs gibi boynuna taktığı yerde Rich, elli yıl boyunca dilin içindeki sömürgeci ve ataerkil şiddeti ifşa etmişti. Rich’in yüzünü bir harita gibi bölen Safevi mimarisinin geometrik kırmızı çizgileri, sömürgeci tek düzeliği parçalıyor. Şairin klasik Urdu şairi Mirza Galib’in gazellerini İngilizceye çevirmiş olması, onu Sikander’in beslendiği Doğu-Pers minyatür geleneğiyle de organik bir bağa oturtuyor. Tıpkı gazelin her beytinin kendi içinde bağımsız olması ve şiirin zorlama bir sonuç yerine parçaların birikimiyle yükselmesi gibi; sergideki pikseller, mozaik taşları ve fırça darbeleri de parça parça birikerek bütünün sessiz ama güçlü mimarisini kuruyor.

Sergi, sömürgeci yıkımın ortasında izleyiciyi tamamen umutsuz bırakmayıp “The Hour Glass” ve “The Charter Star” gibi işlerle bir onarım alanı da sunuyor. Bacaklarından çıkan turuncu-yeşil köklerle birbirine bağlanan karşılıklı iki figür, sömürgeci sınır krizlerinin ve zoraki göçlerin aksine, özgürce seçilmiş sınır ötesi bir dostluğu ve şifayı müjdeliyor. Oval çerçevenin altındaki tek bir kırmızı lotus çiçeği ise her şeyin yeniden başlayabileceği kadim bir uyanışı simgeliyor. Hemen yanındaki “The Charter Star”da ise, bir toz bulutu gibi savrulan sömürgeci Doğu Hindistan Şirketi adamları guaj ve altın varaklar arasında eriyip giderken, minyatür geleneğinin aydınlanma sembolü olan shamsa tüm bu tarihsel karmaşanın üzerinde adeta bir adalet nişanesi gibi parıldıyor. Shahzia Sikander, sömürgeciliğin sadece kitaplarda kalan tozlu bir tarih olmadığını, suların altından akan boru hatlarıyla ve deniz sınırlarıyla bugün de hayatlarımızı şekillendirdiğini kanıtlıyor. Victoria Miro’daki bu sergi, geleneksel zarafetle politik öfkeyi aynı potada eritebilen, yolunuz Londra’ya düşerse mutlaka radara eklenmesi gereken sarsıcı bir başyapıt niteliğinde.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Önceki Gönderi

Sonraki Gönderi

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3