
O sarı, çılgın, kapsül şeklindeki şapşal yaratıkları ya çok seversiniz ya da onlardan köşe bucak kaçarsınız; ortası pek yoktur. Dile kolay, tam 16 yıldır hayatımızdalar. Facebook akışlarımızda, oyuncakçılarda, Universal stüdyolarının her bir köşesinde her an karşımıza çıkabiliyorlar. Toplamda yedi uzun metrajlı filme ve milyarlarca dolarlık devasa bir fenomene dönüşen bu küçük haydutlar, aslında sinemanın en ilkel ve en saf köklerine, yani o eski usul slapstick comedy geleneğine göbekten bağlılar. Yönetmen Peter Coffin’in tek başına dümene geçtiği 2026 yapımı Minions & Monsters, bu gerçeği arkasına alarak Eski Hollywood dönemine adeta çılgın, enerjik ve şefkat dolu bir aşk mektubu fırlatıyor.
Film, günümüzün modern 4K UHD teknolojisinden başlayıp Universal logosunu geriye doğru sararak bizi sinemanın o büyüleyici sessiz dönemine (silent era) götürüyor. Karşımıza çıkan eğlenceli müze sahnelerinde, Allison Janney’nin seslendirdiği rehberimiz eşliğinde çocuklarla birlikte bir sinema tarihi turuna çıkıyoruz. Hatta Charles Chaplin’in The Great Dictator filminde Hitler olarak havaya fırlattığı o ünlü dünya küresinin hemen yanında, Minyonlarımızın sadece tarih öncesi çağlarda değil, sinemanın doğuşunda da orada olduğunu öğreniyoruz.
Hikayenin odağında bu kez klasik bir komedi ikilisi dinamiği oluşturan iki Minyon karakter var: Yaratıcı ve hayalperest James ile onun her anında yanında duran sadık dostu Henry. Bu sevimli ikilinin yanında, grupta biraz dışlanmış hisseden işitme engelli Minyon dostumuz Ed ve grubun asabi lideri Dick yer alıyor. Genetik misyonları olan en kötü efendiyi bulma arayışları, James’in hayallere dalması yüzünden potansiyel patronlarının aile dostu ama hayli vahşi yöntemlerle buna absürt bir kafa kopma anı da dahil! trajik bir şekilde ölmesiyle sonuçlanıyor.
Efendi arayışları bu çılgın ekibi Kaliforniya’ya sürüklediğinde, kendilerini yüksek bütçeli bir Western filminin setini birbirine katarken buluyorlar. Heyecanlı bir yönetmen (Christoph Waltz) ve sadece parayı düşünen yapımcı ikiz kardeşlerin (Jeff Bridges) gözünde bu sarı yaratıklar anında birer dolar işaretine dönüşüyor. Filmin bu ilk yarısı, sinefil babaların perdede görüp heyecanla parmakla göstereceği harika referanslarla dolu:
Modern Times Selamı: Minyonların tıpkı Charlie Chaplin gibi devasa çarkların ve dişlilerin arasında sıkıştığı o ikonik sahne.
Eski Ustalarla Karşılaşma: Harold Lloyd ve Buster Keaton gibi sessiz sinema döneminin dâhileriyle yaşanan eğlenceli sürtüşmeler.
Hollywood’un Yükseliş Öyküleri: Singin’ in the Rain ve Damien Chazelle’in meşhur Babylon filmine yapılan muzip saygı duruşları.
Minyonların sessiz dönemdeki bu muazzam yükselişi, sinemaya sesin gelmesiyle, yani talkies çağının başlamasıyla büyük bir krize giriyor. Kendilerine has o tuhaf Minyon diliyle The Maltese Falcon veya Citizen Kane gibi klasikleri seslendirmeye çalışınca Hollywood’un gözünden düşüyorlar. James, sektöre kendini yeniden kanıtlamak için son bir çareye başvuruyor: Devasa bir canavar filmi çekmek!
Yıllar önce hizmet etmeye çalıştıkları eski bir büyücüden kalan sihirli kitabı kullanan James, yanlışlıkla Goomi adında (Trey Parker tarafından seslendirilen) sevimli, itaatkar küçük bir Cthulhu canavarı çağırıyor. Goomi her ne kadar büyük bir sinema kötüsü olmasa da, James’in aradığı o devasa yaratıkların nerede saklandığını çok iyi biliyor.
Hikaye, canavar filmi çekme çabalarıyla birlikte iki farklı kurgusal kola ayrılarak temposunu biraz kaybetse de, yan hikayelerdeki absürtlükler izleyiciyi güldürmeyi başarıyor. Bir tarafta James ve Henry’nin Goomi ile olan Hollywood macerası akarken, diğer tarafta lider Dick ve ekibi kendilerine yeni bir efendi arıyor. Bu arayış onları, dünyayı istila etme planları kuran ancak oda arkadaşıyla bir pansiyonda yaşayacak kadar çaresiz olan nevrotik bir uzaylı robotla, Dort (Jesse Eisenberg) ile karşılaştırıyor. Dort, tam istila planını devreye sokacakken pembe yanaklı bir süfrajete (Zoey Deutch) aşık olup kendini bir anda kadın hakları hareketinin ortasında buluyor!
Filmin finaline doğru Goomi ve ekibinin Hollywood’u birbirine katması için çağırdığı devasa turuncu çamur canavarı sahnelerinde görsel şov biraz kontrolden çıksa da, yönetmen Peter Coffin filmin dümenini yeniden o en saf yaratıcı amaca kırmayı başarıyor: Birlikte sanat üretmenin ve o sanatı sinema salonlarında bir arada izlemenin getirdiği o ortak kolektif neşe. Minions & Monsters, yeni nesil çocukların belki de hiç dönüp bakmayacağı sessiz sinema tarihini ve o dönemin büyük ustalarını sarı pelerinli bir eğlence ambalajıyla sunduğu için serinin bugüne kadarki en zeki, en derli toplu ve en keyifli halkası olmayı kesinlikle hak ediyor.






