
Kamera, paslı demirlerin ve tel örgülerin ardındaki o karanlık hücreye —Louise Bourgeois’nın Cell adını verdiği klostrofobik mekânlara— yavaşça sokulur. İçeri girmeden hemen önce kısa bir an tereddüt eder. Tam o eşikte, heykeltıraşın pürüzlü ve tavizsiz sesi duyulur: “Heykeltıraş olmak için saldırgan olmak zorundasınız.”
Marion Cajori ve Amei Wallach’ın 1993 ile 2007 yılları arasına yayılan 14 yıllık kesintisiz bir yakınlığın ürünü olan belgeseli Louise Bourgeois: The Spider, the Mistress and the Tangerine, bu öfkenin yıkıcı değil; aksine hayatta kalmayı, hatırlamayı ve malzemeyi dönüştürmeyi sağlayan gücünü merkeze alıyor.
On Dört Yıla Yayılan Hafıza ve Atölye Dokusu
Filmin yapım süreci, en az odağındaki sanatçı kadar duygusal bir adanmışlık taşıyor. İlk kez yönetmen koltuğuna oturan sanat tarihçisi Amei Wallach ile belgeselci Marion Cajori’nin ortaklığıyla şekillenen çekimler; Bourgeois’nın Brooklyn’deki stüdyosunda, otuz yıllık asistanı Jerry Gorovoy ile The Runaway Girl heykeli üzerine çalıştığı anlarla açılıyor.
Çekimlerin tamamlanmasının ardından, 2006 yılında kurgu aşamasında hayatını kaybeden Cajori’nin bu son eseri; Bourgeois 96 yaşındayken ve Guggenheim Müzesi’ndeki büyük retrospektifiyle eş zamanlı olarak 2008’de izleyiciyle buluştu. Belgeselin üç bölümlü kurgusal yapısı ise sanatçının Tate Modern’in devasa Turbine Hall alanı için tasarladığı I Do, I Undo, I Redo enstalasyonunun kurgusundan ilham alıyor.
Örümcek, Metres ve Mandalina: Çocukluğun Simgeleri
Belgeselin adında geçen üç simge, Bourgeois’nın pratiğini şekillendiren gotik aile geçmişinin anahtarlarını sunuyor:
Uysallığın Reddi ve Malzemeye Direnç
Bourgeois, kadınların toplum tarafından “sevimli”, uysal ve kabul edilebilir olmaya zorlanmasına karşı sanatını bir savunma mekanizması olarak kullanıyor. Korkunun kendisinden korkmayı reddeden bu tutum; mermere uygulanan murç darbelerinde, kilden çıkarılan formlarda ve kestiği kumaşlarda somutlaşan fiziksel bir direnişe dönüşüyor.
Eleştirmenlerin filmin nesnel bir mesafeden uzak kaldığına ve Bourgeois’yı kendi kurguladığı mitolojinin içinden sunduğuna dair tespitleri haksız sayılmaz. Ancak belgeseli değerli kılan temel unsur tam da bu: Sanatçının yaşadığı travmayı entelektüel bir analiz nesnesi olarak değil; atölyede bizzat elle işlenen, yontulan ve biçimlendirilen ağır bir malzeme olarak aktarması.
Jenerikte Bourgeois’nın kendi sesiyle mırıldandığı Otte tekerlemesinin ritmik tınısı kalırken, film izleyicide şu hissi bırakıyor: Bir Bourgeois örümceğinin altında durmak devasa bir tehdit kadar sarıp sarmalayan bir sığınak yaratır. Belgesel de tam olarak bu eşikte durarak çocukluk yaralarından kaçmak yerine onları bronza döküp ölümsüzleştiren bir elin ritmine tanıklık ettiriyor.






