
Pekin’in Caochangdi mahallesindeki atölyede ahşap bir kapı tırmalanıyor. İçeride kilitli kalan kedi, pati darbeleriyle mandalı zorlayıp aralıktan dışarı süzülüyor. Alison Klayman’ın 2012 tarihli belgeseli Ai Weiwei: Never Sorry, işte bu kırılgan ama ısrarlı hareketle açılıyor. Devletin ve sansürün ördüğü kalın duvarlar karşısında Ai Weiwei’nin sergilediği duruş tam da bu: Kapatılan her kapının ardından yeni bir delik açmak, parmaklıkları ve gözetleme kameralarını birer estetik araca dönüştürmek.
Pekin’de genç bir gazeteci olarak çalışan Alison Klayman, 2008 yılının sonlarında Ai Weiwei ile ilk temasını kurduğunda bu kadar derin bir takibin içine gireceğini belki de tahmin etmiyordu. İki yıl boyunca sanatçının hemen arkasında bir gölge gibi yürüyen kamera; Münih’teki retrospektif hazırlıklarından Londra Tate Modern’daki efsanevi Sunflower Seeds (Ayçekirdekleri) enstalasyonuna, polis tacizlerinden gece yarısı baskınlarına kadar her ana tanıklık etti. Yönetmenin ilk uzun metrajı olan 91 dakikalık belgesel, Sundance Film Festivali’nden boş dönmedi ve filmin özünü doğrudan tanımlayan bir ödülle taçlandı: “Jüri Özel Ödülü: Direniş Ruhu.”
Portreyi İnsanlaştıran Kalabalık Sesler
Film, tek bir dış sesin yönlendirdiği öğretici ya da mesafeli bir anlatı dili kurmuyor. Bunun yerine Ai’yi yakından tanıyan, kentin ve sanat piyasasının kılcal damarlarını bilen bir topluluğun sesine kulak veriyor. Çin sanatı uzmanları Karen Smith ve Philip Tinari, The New Yorker yazarı Evan Osnos, sanatçı Chen Danqing, yönetmen Gu Changwei, sanatçının annesi Gao Ying ve eşi Lu Qing… Bu kalabalık korosu, Ai Weiwei’yi idealize edilmiş bir direniş ikonundan çıkarıp kanı canlı, inadı ve korkularıyla nefes alan bir insana dönüştürüyor. Kamera, onu tek boyutlu bir kahraman olarak değil; sanatını bedeninden ve eyleminden ayrıştırmayan tutkulu bir figür olarak kayda geçiriyor.
Sanat, Siyaset ve Sırt Çantalarının Ağırlığı
Belgeselin en vurucu hatlarından biri, sanatsal üretim ile politik eylemliliğin Ai Weiwei pratiğinde nasıl tek bir jeste dönüştüğünü göstermesi. 2008 Sichuan depreminde, usulsüz inşa edilen okul binalarının altında can veren 5 binden fazla çocuğun adı devlet tarafından saklanmaya çalışılırken, Ai’nin başlattığı “Yurttaş Soruşturması” tarihe silinmez bir not düşüyordu. Münih Haus der Kunst’un devasa cephesini kaplayan ve 9 bin renkli çocuk sırt çantasından oluşan enstalasyon, o resmi sessizliği sağır edici bir çığlığa dönüştürdü. Pekin Olimpiyatları’nın simgesi “Kuş Yuvası” stadyumunun tasarımına katkı sunup ardından yapının iktidar propagandasına dönüşmesine tepki göstererek açılışı boykot etmesi ya da Tiananmen Meydanı önünde havaya kaldırıp otoriteye doğrulttuğu o meşhur orta parmağı… Mizah, onun elinde kitle imha silahı kadar etkili bir üsluba bürünüyor.
Dijital Çağda Sansürü Aşmak ve 81 Günlük Karanlık
Klayman’ın kamerası, dijital çağın muhalefet biçimlerini de yerinde belgeliyor. Sanatçının blogu Çin hükümeti tarafından kapatıldığında direniş kulvarı Twitter’a (@aiww) kayıyor. Klavyeden çıkan her tweet, takipçilere ulaşan birer mikro-enstalasyona dönüşüyor. Ancak bu dijital meydan okumanın bedeli son derece ağır: 2011 yılında 81 gün boyunca gizli bir hücrede tutulan, psikolojik baskıya maruz kalan ve ardından 2,4 milyon dolarlık düzmece bir vergi cezasıyla sınanan bir sanatçı var karşımızda. Time dergisinin aynı yıl onu “Yılın Kişisi” listesinde ikinci sıraya yerleştirmesi, bu karanlık odalarda yakılan ateşin küresel yankısını özetliyor.
Tamamlanmamış Bir Mücadelenin Perde Arkası
Sinematografik açıdan bakıldığında Ai Weiwei: Never Sorry, sahte bir tarafsızlık aramıyor; kamerasını doğrudan Ai Weiwei’nin yaşadığı ve ürettiği alanın kalbine kuruyor. Eleştirmenlerin de belirttiği gibi, anlatı katı bir sinematik kapanışla bitmiyor. Çünkü hikâye, jenerik aktıktan sonra da devam eden, çözülememiş ve kesintisiz bir çatışma alanına dayanıyor. Film, izleyiciye tamamlanmış reçeteler sunmak yerine, baskı altında yaratıcı kalabilmenin o zorlu, sarsıcı ve muzip yolculuğunu baş başa bırakıyor.






