
Yayoi Kusama’nın Sonsuzluk Odaları’nda çekilmiş bir fotoğraf muhtemelen telefonunuzda vardır. Ayna, ışık, sonsuza uzanan benekler. Heather Lenz’in 2018 tarihli belgeseli, bu görüntünün ardında ne olduğunu soruyor ve cevabı kolay değil.
Film, Kusama’nın erken bir sözüyle açılıyor: yeni fikirler buluyor ve kanvası onlara yetişemiyor. Roger Ebert’in sitesindeki eleştirmen, Lenz’in belgeselinin bunu kesin biçimde ortaya koyduğunu yazıyor. Film, Sundance’te ABD Belgesel yarışmasında dünya prömiyerini yaptı ve ardından Magnolia Pictures tarafından dağıtım için satın alındı. Yapım bir on yıldan uzun sürmüş ve 80 dakikadan kısa. Bir eleştirmene göre bu kısa süreye rağmen filmin Kusama’nın hayatını ve işini şaşırtıcı ölçüde kapsamlı biçimde ele alıyor.
Lenz, Kusama’nın çocukluğundan başlıyor. Toronto Star’ın anlatımına göre annesi, ilkokuldaki Kusama’nın elindeki çizimleri kapıp gözünün önünde yırtıyor, çabalarıyla alay ediyor. Halüsinasyonlar ve diğer psikolojik yaşantılar bu çocuk için bir sığınağa dönüşüyor. Ebert’in sitesindeki yazar da Kusama’nın, sanatını değersiz bulan bir ailede ve onu uzun süre takdir etmeyen bir ülkede büyüdüğünü hatırlatıyor.
Genç Kusama’nın Georgia O’Keeffe’e yazdığı mektup, filmin unutulmuş bir bölümü. Kusama, içinde O’Keeffe’in “Black Iris”inin dibinde yatana benzer bir şey olduğunu hissettiğini yazmış.
1960’larda Kusama, çoğu zaman çıplak performansçıları beneklerle süsleyerek düzenlediği “happening”lerle tanındı. Bunların birçoğu Vietnam Savaşı’nı protesto ediyordu. ScreenAnarchy’nin yorumuna göre bu işler ona şöhret ve nam kazandırdı ama çok az para. Film, cinsiyetçilik ve ırkçılığın onunla erkek meslektaşlarının başarısı arasına nasıl engeller koyduğunu güçlü biçimde gösteriyor. Belgesele göre bazı fikirleri başka sanatçılar tarafından çalındı.
1965’te ilk Sonsuzluk Aynası işlerini New York’ta bir galeride sergiledi. Toronto Star’ın aktardığına göre, altı ay sonra Samaras kendi sonsuzluk aynalarını çok daha geniş bir beğeniyle gösterdi ve bu, Kusama’da derin bir depresyona yol açtı. Aynı yazı, 1960’ların sonunda Kusama’nın kendini stüdyosunun penceresinden atarak iki kat aşağıya düştüğünü aktarıyor. Filmin bu kısımları ağır, ama ne sansasyonlaştırıyor ne de gizliyor.
Belgeselin ilginç bir tarafı, mutlu sonu vaat etmesi ama yalnızlığı silmemesi. ScreenAnarchy’ye göre Kusama dünyaca ünlü ve maddi olarak başarılı olsa da hâlâ yalnız hissediyor. Sanatçının “sanatım yüzünden ne kadar acı çekersem çekeyim, pişman değilim” sözü de filmin ruhunu özetliyor. Bunu bir teselli olarak değil, bir bilgi olarak izliyorsunuz: bu insan, çektiği acıyı işine çevirmeyi seçmiş.
Film geleneksel bir yapıda. ScreenAnarchy bunu “standart” olarak nitelendiriyor: konuşan kafalar, arşiv görüntüleri, yakın dönem röportajları, otobiyografiden pasajlar. Ebert’in sitesindeki eleştirmen de yaklaşımın saygılı ve geleneksel olduğunu, ama bu yüzden bir yerde eksik kaldığını yazıyor. Yine de aynı yazı, Kusama’nın işlerinin selfie’lik Sonsuzluk Kutuları’nın ima ettiğinden çok daha sarsıcı olduğunu vurguluyor. Belgesel bunu göstermeyi başarıyor.
Çünkü Sonsuzluk Odaları’nın ardındaki insan, o odaların dışında da çok şey söylüyor. Kusama’nın hikâyesi, tanınmanın gecikebileceğini ve sanatın bazen bir hayatta kalma biçimi olduğunu hatırlatıyor.
Bir dahaki sefer o aynalı odalardan birinin fotoğrafına baktığınızda, kimin nasıl bir hayattan geçerek o noktaya geldiğini düşünün.






