
Viktorya döneminden günümüze uzanan o meşhur düğün tekerlemesini neredeyse herkes bilir: “Eski bir şey, yeni bir şey, ödünç bir şey, mavi bir şey…” Geleceğe duyulan toy bir umudun, şansın ve soyun kesintisiz devamının tılsımı sayılan bu geleneksel dizeler, Autumn Wallace’ın ellerinde bambaşka bir hesaba çekiliyor. Philadelphia doğumlu sanatçı, Londra’daki Josh Lilley galerisinde gerçekleşen ikinci kişisel sergisi “something old, something new, something borrowed, something blue” ile bu narin hurafeyi içten dışa doğru çatlatıyor.
4 Eylül – 3 Ekim 2026 tarihlerinde izlenebilen sergi; uğur getirmesi beklenen nesneler silsilesini, devralınmış kayıpların, kuşaktan kuşağa aktarılan jestlerin ve içimizde süzülerek biriken tortuların izini süren bir hafıza hattına dönüştürüyor. Wallace, tekerlemenin vaat ettiği iyimserliği kırarak yasın nasıl devralındığını, ona nasıl katlanıldığını ve onun nasıl aralıksız biçimde yeniden kurgulandığını inceliyor.
Şair Roya Marsh’ın sergiye eşlik eden dizelerinde altını çizdiği gibi; Wallace bizi şimdiki zamanın henüz geçmişe dönüşmediği, nesnelerin kendi yalın varlıklarının ötesine geçtiği o dar eşikte ağırlıyor. Sergideki her heykelsi form ve tuval, kendisine dokunan ellerin, istenmeden devralınmış geçmişlerin ve biçimlendirici emeklerin toplamından oluşuyor.
Sanatçının pratiğinde kullanılan malzemeler pasif birer artık değil; önceki hayatlarının izlerini taşıyan canlı birer suç ortağı. Yüzeyler katlanma izlerini saklamıyor; deriler sarkmaya, gerilmeye ve üzerleri yeniden dikilmeye bırakılıyor. Bir nesnenin tükenişi, bir diğerinin doğumuna imkân tanıyor: Yaşam, deriye dönüşüyor.
Something to Be Said for Silence adlı yapıtta karşımıza çıkan Brer Bear karakteri, bağımlılık ve depresyonun yarattığı o ağır iklimi somutlaştırıyor. Kendi kararlarının sonuçları altında ezilen yalnız bir yakının yanı başında duran bakıcı figürü, akla aynı çetin soruyu getiriyor: Bu bir gönül borcu mu, yoksa kaçınılmaz bir sorumluluk mu?
Wallace, kararlı ikiliklerin sığlığını aşarak bizi algının tekinsiz ve kırılgan zeminine çekiyor. Karakterleri; şefkatin, bağımlılığın, terk edilmenin ve şiddetin izlerini aynı anda bedenlerinde taşıyor.
Wallace’ın evreninde hiçbir kimlik sabit bir kategoriye hapsedilemiyor. Beden bir anda çiçek açan bir bahçeye; bir anı, zihinde çakan bir sinyale ve o sinyal tuvaldeki bir kobranın ağzındaki dişli mücevherlere dönüşebiliyor. Yaşayanların ölüleri ve geçmişi nasıl yanlarında taşıdığını içgüdüsel bir incelikle kavrayan bu çalışmalar, bizi hemen net bir tanıma ulaşmaya değil; anlamadığımız, henüz tanımakta zorlandığımız dönüşümlerin tam ortasında sakince beklemeye çağırıyor.
Tekstillerin mozaiklere dönüşüp tekrar kendi özüne döndüğü bu parçalı anlatı; geçmişten devralınan sökükleri, yarım kalmış dikişleri ve yeniden ilmeklenen bağları aralayarak izleyiciye zamanın hem durduğu hem de aralıksız aktığı o nadir aralıkta nefes alma imkânı sunuyor.