
Melankoliyi çok iyi bir yazar ama kötü bir ev arkadaşı gibi gören, hayatının farklı dönemlerinden şarkıları aynı masaya oturtmaya çalışarak Düğüm adlı albümünü yayınlayan Yağmur Ender ile hem albümü hem de müziğini belirgin biçimde daha karanlık, daha sert ve blues-rock eksenine kaydırdığı son teklisi Uykusuzlar Koğuşu’nu konuştuk…
-Müzik yolculuğunuzun başladığı günden bugüne baktığınızda hikaye sizin için nasıl ilerliyor? Neler biriktirdiniz şu ana kadar?
Bazen müzik yolculuğumu ileri doğru giden bir yol gibi değil de, kendime doğru yaptığım uzun bir geri dönüş gibi düşünüyorum. Çünkü yıllar içinde yeni birine dönüşmekten çok, üstünü örttüğüm taraflarıma yeniden ulaşmaya çalıştım. Başlangıçta yalnızca şarkı yazmak istiyordum. Bugünse neyi neden söylediğimi, hangi sessizliğin içinden geldiğimi biraz daha iyi biliyorum. Hatta bazen dönüp eski şarkılarıma baktığımda, onları yazdığım sırada kendim hakkında bilmediğim şeyleri o şarkıların zaten bildiğini fark ediyorum. Sanki yıllar boyunca yolumu kaybedersem bulayım diye kendime küçük işaretler bırakmışım. Bu süreçte en çok şarkı değil, cesaret biriktirdim sanırım. Kendi sesimi beğenme cesareti, yaptığım müziğin bir yere benzemek zorunda olmadığını kabul etme cesareti, bazı hikâyelerin arkasında saklanmama cesareti… Bir de çok fazla yarım cümle, gece, insan, vedalaşamadığım şey ve sessizlik biriktirdim. Eskiden başıma gelenleri şarkıya dönüştürdüğümü düşünüyordum. Şimdi bazen şarkıların beni dönüştürdüğünü hissediyorum. Belki de yolculuk dediğimiz şey biraz böyle: Kendimizden uzaklaşıp aynı eve başka bir kapıdan dönmek.
-Müziğinizi yaparken en çok nelerden besleniyorsunuz ya da sizin üretkenliğinizi neler artırıyor?
Ben biraz cümlenin bittiği yerden besleniyorum. İnsanların söylemediği şeylerden, yarıda kalan konuşmalardan, bir odada konuşulanlardan daha büyük duran sessizlikten, gecenin insanı kendinden saklayamadığı saatlerinden… Bazen çok sıradan bir cümlede başka bir şey duyuyorum ve günlerce o kelimenin peşinden gidiyorum. Edebiyatın ve şiirin de bunun içerisinde çok büyük bir yeri var. Bir duyguyu doğrudan tarif etmekten ziyade etrafında başka bir dünya kurmayı seviyorum. Bir tavan anlatıp yalnızlığı, bir deniz anlatıp beklemeyi, bir oda anlatıp bütün bir geçmişi söyleyebilmek beni çok etkiliyor. Sanırım görsel dünyadan gelmemin de etkisi var bunda. Şarkı yazarken kelimeleri yalnızca duymuyorum; çoğu zaman görüyorum da. Önce bir sahne beliriyor zihnimde ve sonra o sahnenin içinden söz çıkıyor. Üretkenliğimi en çok artıran şeyin huzur olduğunu söyleyemem. Genellikle içimde yerini bulamamış bir şey olduğunda yazmaya başlıyorum. Konuşarak çözemediğim meselelerin başka bir dilde devam eden konuşmaları gibi geliyor şarkılar bana. Bazı insanlar günlük tutar. Benim günlüklerimin akorları var.
-İlk albümünüz ‘Düğüm’ bu yıl dinleyicilerle buluştu. Albümün hazırlık süreci nasıl geçti, sizi en çok zorlayan neler oldu?
Düğüm yalnızca kayıt süreci uzun süren bir albüm değildi; hayatımın farklı dönemlerinden şarkıları aynı masaya oturtmaya çalıştığım bir albümdü. Bu yüzden en zor kısmı teknik olan hiçbir şey değildi aslında. En zor kısmı, yıllar önce yazdığım bir şarkının karşısına bugünkü hâlimle oturup hâlâ arkasında durup duramadığımı görmekti. Albümde country’den blues’a, alternatiften rock’a, daha akustik dünyalara uzanan farklı renkler var. Bir dönem bu çeşitlilik beni korkutuyordu. Sonra fark ettim ki benim müzikal kimliğim zaten tam olarak o geçişlerin içerisinde. Birbirinden farklı görünen o parçaları aynı kişinin hikâyesi birbirine bağlıyor. Bir de şarkıları fazla “kusursuzlaştırmamak” üzerine çok düşündüm. Çünkü bazen bir nefes, sesin hafifçe kırılması ya da gitarın fazla temiz olmaması şarkının en doğru yeri olabiliyor. Ben duygunun matematiğe yenilmesini istemiyorum. Düğüm’ü bitirmek bu yüzden sadece bir albümü tamamlamak değildi. Geçmişteki hâllerimden utanmadan onların yanına bugünkü hâlimi koyabilmekti.
-Şiirsel bir söz dünyanız var, albümün adını belirlerken ‘Düğüm’ü seçmenizde ne etkili oldu?
Çünkü bazı şeyler çözülmeden önce mutlaka düğümleniyor. DÜĞÜM kelimesini seviyorum; içinde hem sıkışmışlık hem bağ kurmak var. Bir düğüm sizi tutabilir, boğabilir, iki şeyi birbirine bağlayabilir ya da çözmeye başladığınızda size nereden geldiğinizi gösterebilir. Albümdeki hikâyelerin de ortak noktası buydu benim için. Yıllarca içimde tuttuğum, adını koyamadığım, bazen yanlış anladığım, bazen kendimden bile sakladığım şeyler vardı. Şarkıları yan yana getirdiğimde aslında hepsinin aynı ipin farklı yerlerinde oluşmuş düğümler olduğunu gördüm. Üstelik albümün müzikal tarafında da benzer bir durum var. Rock, blues, country, indie, akustik… Birbirinden farklı ipleri tek yerde bağladık. Belki albümün adı biraz da şunu kabul etmekti: Ben bütün düğümlerimi çözmüş biri değilim. Ama artık hangi ipin ucundan tutmam gerektiğini biliyorum.
-‘Düğüm’, yıllara yayılan bir birikimin sonucu. Albümdeki 12 şarkı hangi düğümlerden izler taşıyor ya da hangi düğümleri çözüyor?
Bence bu albümde tek bir büyük düğüm yok; aynı insanın yıllar içinde attığı küçük küçük düğümler var. Güvensizliklerim var, kendimle ettiğim kavgalar var, seçimlerimin sonuçları var, sevmenin ve vazgeçmenin farklı biçimleri var. Bazı şarkılarda bir başkasına kızıyorum, bazılarında dönüp baktığımda kızdığım kişinin aslında kendim olduğunu görüyorum. Ama DÜĞÜM’ün benim için en önemli tarafı, her şeyi çözmüş olması değil. Hayatın bazı soruları cevapsız bırakabileceğini kabul etmeyi öğretti bana. Eskiden her hikâyenin sonunda bir açıklama arıyordum. Bugün bazı şeylerin yalnızca yaşandığını, iz bıraktığını ve cevabını hiçbir zaman alamayabileceğimizi biraz daha iyi anlıyorum. Sanırım albümün çözdüğü en büyük düğüm geçmişteki benle aramdakiydi. Onu uzun süre fazla naif, fazla korkak, fazla yanlış kararlar vermiş biri gibi yargıladım. Bu şarkıları söylerken ilk kez onun tarafını da dinledim. Ve sonunda onu affetmekten ziyade şunu yapabildim: Onu terk etmedim.
-“Erkekler Ağlamaz” ve “Seni Kimler Aldı” gibi hafızalarda çok güçlü yeri olan şarkıları yeniden yorumlamak biraz da risk almak. Bu iki önemli eseri albüme taşırken neler hissettiniz?
Böyle şarkılara dokunurken ilk hissettiğim şey özgürlükten çok sorumluluk oluyor. Çünkü karşınızda yalnızca bir beste yok; insanların yıllardır taşıdığı anılar var. Birinin çocukluğu, birinin ilk ayrılığı, bir başkasının yıllardır aynı yerde ağladığı bir cümle… Dolayısıyla o hafızayı yok sayarak “ben bunu tamamen değiştireceğim” demek bana çok doğru gelmiyor. Ama birebir tekrar etmek de beni heyecanlandırmıyor. Ben ikisini de cover yapmaktan ziyade, kendi dünyama misafir etmek gibi düşündüm. “Erkekler Ağlamaz”ın içindeki o kırılganlık ve kendini saklama hâli bana çok yakın geliyor. “Seni Kimler Aldı”da ise başka türlü bir yara var; zaman geçmesine rağmen insanın zihninde yaşamaya devam eden bir kayıp hissi. İkisinde de amacım “bakın ne kadar farklı yaptık” demek değildi. O şarkıların karşısına bugünkü Yağmur olarak geçip, “bu cümle benim ağzımdan çıksaydı nasıl çıkardı?” diye sormaktı. Bence bir şarkıya gösterebileceğiniz en büyük saygılardan biri de onu taklit etmek değil; onunla gerçekten ilişki kurmak.
-Albümü bir kenara bırakırsak yeni yayınlanan tekliniz Uykusuzlar Koğuşu’na geldiğimizde müziğiniz belirgin biçimde daha karanlık, daha sert ve blues-rock eksenine yaklaşıyor. Bu değişim bilinçli bir yön arayışı mıydı, yoksa şarkılar sizi doğal olarak buraya mı getirdi?
Ben yön değiştirmedim belki; yolun ışığı biraz azaldı. Bir sabah kalkıp “bundan sonra daha sert müzik yapacağım” diye verilmiş bir karar değildi bu. Uykusuzlar Koğuşu geldiğinde şarkının başka türlü söylenmek istemediğini hissettim. O sözlerin altında fazla temiz, fazla steril bir dünya olsaydı şarkıya haksızlık etmiş olurduk. Biraz toza, biraz pasa, blues’un kirine ve rock’ın öfkesine ihtiyacı vardı. Ama bütün bunların altında gecenin o çok tanıdık sessizliğinin de kalmasını istedim. “Nöbetçi şairler dizilmiş / tavanın boşluğuna” benim şarkıda en sevdiğim yerlerden biri. Çünkü uykusuz kaldığınız bazı gecelerde tavan gerçekten tavandan çıkıyor. Hafızanızın, korkularınızın, söylemediğiniz ve yazamadığınız cümlelerin toplandığı bir yere dönüşüyor. Bir süre sonra odada sizden daha kalabalık bir şey oluyor. Bu şarkıyı mümkün olduğunca uslandırmadan bırakmak istedim. Belki benim için yeni olan sertlik değil. Sadece eskiden o tarafımı biraz daha sessiz tutuyordum. Şimdi sesimin yalnızca kırılgan tarafını değil, dişlerini de göstermeyi seviyorum. Kırılganlığın da bazen yumruk sıkabileceğini öğrendim.
-“Uykusuzlar Koğuşu” yalnızlık, aidiyet arayışı ve insanın kendisine geç kalması gibi oldukça ağır duygular taşıyor. Günümüzde herkesin içinde bir geç kalmışlık hissi mevcut, sizce neden?
Çünkü artık herkesin saatini görebiliyoruz. Kimin ne zaman başarılı olduğunu, ne zaman âşık olduğunu, kaç yaşında hangi noktaya geldiğini, ne kadar kazandığını, nerede yaşadığını, ne kadar mutlu olduğunu düşündüğümüzü sürekli görüyoruz. Farkında olmadan kendi hayatımızı başkalarının takvimleriyle ölçmeye başlıyoruz. Sonra yetişemediğimizi hissediyoruz. İşin tuhaf tarafı, çoğu zaman nereye yetişmeye çalıştığımızı da bilmiyoruz. Bence çağımızın yalnızlıklarından biri de bu kadar görünürken bu kadar az tanınmak. Herkes birbirinin hayatına bir pencereden bakıyor ama odanın içindeki havayı bilmiyor. Aynı anda yüzlerce kişiyle bağlantıda olup gece yatağa girdiğinizde hiç kimsenin sizi gerçekten tanımadığını hissedebiliyorsunuz. Uykusuzlar Koğuşu benim zihnimde bu yüzden gerçek bir bina değil. Aynı saatte uyanık kalan insanların görünmez adresi gibi. Birbirlerini tanımıyorlar ama hepsi başka odalarda aynı tavana bakıyor. Ve sanırım insanın en büyük geç kalmışlığı her zaman başarıya, aşka ya da bir yere değil. Bazen kendi hayatına geç kalıyor insan. Hatta en korkuncu belki de “Hayatım ne zaman başlayacak?” sorusu değil. “Ya başladı da ben kendi hayatımda var olamadıysam?”
-Şarkılarınızda melankoli önemli bir yer tutuyor. Melankoli sizin için üretken üretken bir duygu mu, yoksa bazen üretmekten de alıkoyuyor mu?
Melankoliyi çok iyi bir yazar ama kötü bir ev arkadaşı gibi görüyorum. Size normalde fark etmeyeceğiniz şeyleri gösterebiliyor. Bir odadaki boşluğu, bir insanın cümlesinin sonundaki küçücük değişikliği, birinin giderken kapıyı kapatma biçimini… Melankolinin içinde çok güçlü bir dikkat hâli var ve ben yazarken bundan çok besleniyorum. Ama acıyı romantize etmeyi doğru bulmuyorum. Acı çektiğiniz her an şahane şarkılar yazmıyorsunuz. Her yara şiir olmuyor. Bazen yara yalnızca yara ve insanı üretmekten de alıkoyuyor. Hatta bazı duyguları yazabilmek için önce biraz uzağınıza düşmeleri gerekiyor. Bu yüzden melankoliyi yakıtım olarak tarif etmezdim. Daha çok yıllardır konuştuğum bir dil gibi. Ve iyi şarkı yazabilmek için kötü hissetmek zorunda olduğuma inanmak istemiyorum. Mutsuzluğumu kaybetmekten korkup ona tutunmak da istemem. Ben acıyı korumak istemiyorum. Acının bana öğrettiği dili korumak istiyorum.
-Son olarak ilk albüm önemli bir eşik, bu eşik geride kaldı ve yeni tekliler gelmeye başladı. Şimdi gelecek hayaliniz, hedefleriniz neler?
DÜĞÜM’e ulaşmayı uzun süre büyük bir bitiş çizgisi gibi gördüm. Albüm çıktıktan sonra fark ettim ki orası bitiş değilmiş; belki de ilk kez gerçekten başladığım yermiş. Şimdi müzikal olarak daha cesur olmak istiyorum. Daha sert yerlere gitmekten, rock tarafımı büyütmekten, bazı şarkıları güzelleştirmeye çalışmak yerine kenarlarını bilerek törpülememekten korkmadığım bir dönem geliyor. Bir şarkı çirkin görünmek istiyorsa onu güzel göstermeye çalışmamak istiyorum. Uykusuzlar Koğuşu bunun ilk işaretlerinden biri oldu benim için. Sahne de giderek hayatımda çok daha büyük bir yere oturuyor. Çünkü kayıtta bir şarkıyı tamamlayabiliyorsunuz ama sahnede şarkı bir noktadan sonra yalnızca size ait olmuyor. İnsanların nefesi karışıyor içine. Daha çok konser, daha büyük prodüksiyonlar, başka şehirler, başka ülkeler tabii ki hayallerimin ve hedeflerimin içerisinde. Ama bütün bunların altında değişmesini istemediğim bir şey var: Hikâyeyle kurduğum bağ. Başarıyı yalnızca rakamlarla ölçmek istemiyorum. Yıllar sonra dönüp baktığımda birbirine benzeyen, güvenli şarkılar yapmış olmak değil; kendi sesimi gitgide daha az saklamış olmak istiyorum. Değişmiş olayım, hata yapmış olayım, başka yerlere savrulmuş olayım. Yeter ki dönüp baktığımda bütün o işlerin içerisinde bir şey hâlâ çok net olsun: Hiçbirinde kendimden saklanmamış olayım.