Paris’te Bir Şapelde Kırk Tüplü Televizyon: Kutluğ Ataman’ın I Am a Storyteller. But Is Story Everything? Sergisi

no26Sokak22 saat önce8 Tıklanmalar

Fransız Devrimi sırasında yağmalanmaktan kurtarılan kültür varlıklarına sığınak olmuş Chapelle des Petits-Augustins’in serin ve taş tonozlu sessizliğinde yürürken, mekânın hafızası birdenbire başka bir zamana açılıyor. Ne şatafatlı bir projeksiyon ne de son model pürüzsüz ekranlar… 2026 sonbaharında, Art Basel Paris’in hemen yanı başında, zemine ve eski koltukların önüne dağılmış kırk adet hantal, katot tüplü ev televizyonundan yayılan fosforlu bir ışıltı karşılıyor izleyiciyi. Ekranların her birinde bir yüz, bir çift göz ve eşzamanlı olarak mekânın boşluğuna fısıldayan onlarca farklı ses.

İstanbul’un batısında bir zamanlar var olmuş, bugünse yerinde yeller esen bir gecekondu mahallesinin hayaleti, tam yirmi iki yıl sonra Paris’in kalbinde nefes alıp veriyor.

Kutluğ Ataman’ın çağdaş sanat tarihine geçen video yerleştirmesi Küba, üretildiği 2004 yılından bu yana Londra’da terk edilmiş bir posta dağıtım merkezinden Belçika limanındaki bir depoya, hatta Tuna Nehri boyunca süzülen bir yük mavnasına kadar pek çok coğrafyayı dolaştı. Ancak eserin Beaux-Arts de Paris yerleşkesindeki bu tarihi şapelde kurduğu yeni diyalog, Ataman’ın Maja Renfer’e verdiği söyleşide dile getirdiği o temel soruyu yeniden ve belki de çok daha yakıcı bir biçimde yüzeye çıkarıyor: “Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Peki hikâye her şey mi?”

Haritadan Silinen Bir Mahallenin Zihinsel Coğrafyası

Kutluğ Ataman, 2000’lerin başında kamerasıyla iki koca yılını geçirdiği o mahalleye adım attığında, karşısında sıradan bir kenar mahalle bulmamıştı. Yüksek işçi bloklarının arasına sıkışmış, yaklaşık iki futbol sahası büyüklüğünde, derme çatma barakalardan oluşan tekinsiz bir adacıktı burası. 1960’ların sonunda dar gelirli işçilerin, Kürt göçmenlerin ve sol fraksiyonların yerleşmesiyle kurulmuş; polislerin dahi girmeye çekindiği, dışarıdan kimseyi içeri almayan, kendi kurallarını ve ahlakını yaratmış özerk bir sığınak. İsmini bile ada cumhuriyetinin devrimine duyulan saygıdan alan gayriresmî bir mitoloji: Küba.

İşin can alıcı tarafı, Ataman’ın kamerasını mahalleye çevirdiğinde o sokakları, barakaları ya da yıkık dökük mimariyi değil; yalnızca insanların yüzlerini kaydetmiş olması. Çünkü Ataman’a göre Küba, her şeyden önce “zihinsel bir durum”du. Dış dünyadan tamamen izole bu toplulukta herkesin kendine ait bir Küba anlatısı vardı; hem son derece gerçek hem de baştan sona kurgusal ve tahayyül edilmiş bir hafıza.

Bugün o derme çatma evlerin hiçbiri yerinde değil. Yıllar süren kentsel dönüşüm tehditlerinin ardından mahalle tamamen boşaltıldı, sakinleri sürüldü ve Küba fiziksel dünyadan silindi. Geriye yalnızca Ataman’ın kırk monitöre hapsettiği o yüzler, bakışlar ve kırk farklı hakikat kaldı.

Sosyal Medya Çağında ‘İmkânsız Derecede Uzun’ Bir Karşı-Duruş

Küba’nın üretildiği 2004 yılı, aynı zamanda Facebook’un kurulduğu ve dijital dünyanın kırılma noktalarından biri sayılan bir eşikti. Bugün algoritmaların saniyelerle ölçülen hap içeriklerine, kusursuzca filtrelenmiş monologlarına inat; Küba kasten “imkânsız derecede uzun.”

Kırk ayrı televizyondan aynı anda akan tanıklıkları tek bir oturuşta bütünüyle izlemek imkânsız. İzleyici bir monitörün karşısına geçip bir gencin “Bizim birbirimize duyduğumuz sevgi ve saygıyı kıskanırlardı, dışarıdan kimse aramıza giremezdi” deyişini dinlerken, arka planda başka bir ekrandan yaşlı bir kadının sesi uğulduyor. Dolayısıyla sergiden çıkan herkes “Küba’yı gördüm” dese de aslında hiç kimse aynı eseri görmüş olmuyor. Her izleyici, o kırk ekran arasında kendi montajını kendi zihninde yapıyor; kendi Küba’sını inşa edip onunla dışarı çıkıyor.

Tam da bu noktada Ataman, işin kolayına kaçan sanat eleştirisine ve liberal klişelere sert bir şerh düşüyor. Eser ilk çıktığında sıkça başvurulan o “güçsüzlere, ötekilere sosyal medya öncesi çağda ses veren sanatçı” yaftasını indirgemedeki sığlığıyla reddediyor Ataman. Evet, o bir hikâye anlatıcısı; fakat derdi hiçbir zaman romantik bir dayanışma portresi çizmek olmadı. Asıl mesele, iletişimin imkânsızlığı; anlatan ile dinleyen arasındaki nesnel hakikatin asla tam olarak aktarılamayacağı gerçeği.

Aynayı Kendine Çevirmek: ‘Paradise’ Neden Sessizlikle Karşılandı?

Ataman’ın bu tavrını en berrak kılan hamle, Küba’nın hemen ardından gelen hamlesiydi. Sanat dünyasının Küba’yı yalnızca yoksul ve ezilen kesimlere dair egzotik, romantik bir anlatı olarak tüketmesinden duyduğu rahatsızlıkla Kaliforniya’nın en varlıklı, en elit köşelerinden birine gitti ve aynı yöntemi orada uyguladı: Paradise (Cennet).

Aynı mekanizma, aynı kurulum; fakat bu kez kameranın karşısında derme çatma gecekondularda hayatta kalmaya çalışanlar değil, toplumun en üst tabakasındaki zengin ve eğitimli Amerikalılar vardı. Ataman, kimlik kurgusunun, o ortak mitolojiyi üretme ve sürdürme biçiminin sınıflardan bağımsız olarak tıpatıp aynı işlediğini kanıtlamıştı.

Fakat beklenen olmadı; sanat dünyası Küba’yı baş tacı etmeyi sürdürürken Paradise aynı coşkulu ilgiyi görmedi. Çünkü çağdaş sanatın alıcıları, sergi gezen o eğitimli, liberal ve tuzu kuru çevre, yoksulların dramını uzaktan izleyip onlara empati duymayı seviyordu; oysa Paradise, aynayı doğrudan onların kendi yüzüne çeviriyordu. Kendi kurdukları o korunaklı, ayrıcalıklı mitolojinin mekanikliğini görmek işlerine gelmemişti.

Bitmemiş Bir Cümle Olarak Sanat

Ataman günlük tutmadığını söylüyor; ürettiği yapıtların toplamını kendi hayatının, gözlemlerinin ve idrak edişlerinin bir dökümü olarak görüyor. Ancak bir farkla: Günlükler geçmişe bakar ve içe kapanır, oysa sanat yapıtı bitmiş bir nihai ürün değil; yeni tartışmaları kışkırtan, zihinde tekinsiz gedikler açan bir başlangıç noktasıdır.

Paris’teki o eski şapelin loşluğunda, tüplü ekranlardan yükselen cızırtılı sesleri dinlerken zihninizde dönüp duran tam olarak bu his oluyor. Fiziken haritadan silinmiş bir mahallenin sakinleri, kırk farklı dilden ve kırk farklı ekrandan konuşmaya devam ediyor. Bize gerçeğin ne olduğunu öğretmek için değil; hakikatin tek bir çerçeveye asla sığmayacak kadar parçalı, ele avuca gelmez ve nihayetinde aktarılamaz olduğunu yüzümüze fısıldamak için.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3