
Günışığı Kitaplığı tarafından bu yıl dilimize kazandırılan Jean-Philippe Arrou-Vignod imzalı Sihirli Saat, François Ravard’ın renkli çizimleriyle birleşip sadece çocuklara seslenen bir anlatı olmaktan sıyrılıyor. Sayfalarda her kayboluş ve devamında benliğimizi buluşumuzda, bizi şehir hayatının bitip tükenmeyen hengamesinden çekip çıkararak büyükbaba ve büyükannelerin dizlerinde oturduğumuz o korunaklı, zamanın ağırdan aktığı dünyasına götürüyor. Çocukluğun en el değmemiş vaktine, dünya üzerindeki her şeyin iyi olacağına dair içten olumlamalar yapılan sakinliğe sığınıyoruz. Ailelerimizin bize sıkıcı gelen rutinleri arasında dünyayı daha berrak, katı yargılardan uzak algıladığımız o çocukluk dönemi, metinde adeta duygusal bir belleğe dönüşüyor. Yaş aldıkça saflıktan kilometrelerce uzaklaşan bizler için ise, kitabın atmosferi geçmişten gelen nostaljik bir koku hafızasını gıdıklıyor adeta.
François Ravard’ın illüstrasyonları ise metni yalnızca görselleştiren birer resim olmanın ötesinde, çocuk dünyasındaki o canlı algıyı inşa eden ana taşıyıcılar. İçimizi tarifsiz bir huzurla kaplayan bu çizimler, çocuk okurun görsel belleğine dokunurken yetişkin okuru ise kendi çocukluk anılarına kilitliyor. Sanki üzerine her özlem duyulduğunda kaçıp nefes alabileceği, küçük yaşta çarşaf ve yastıklardan inşa edilen bir çadır kuruyor zihnimizde. Çizimlerin renk paleti ve sakinliği, Fransız Yeni Dalga sinemasının önde gelen isimlerinden Éric Rohmer’ın Four Adventures of Reinette and Mirabelle filmindeki o duru doğa anlayışının karşılığı olan ‘’blue hour’’ı (dünyanın ve her şeyin günün belli bir saatinde bir anlığına olsun donup, kendi ahengini kavrayışı) ve doğadaki sessiz mucizelere insan perspektifinden bakış halini anımsatıyor. Metinde yankılanan kuş sesleri, çam ağaçlarının derin sükuneti ve rüzgârın kulakta çalan ıslığı bu tipik Fransız doğa konseptiyle harmanlanarak çizimlerde beden buluyor. Sayfaları çevirirken, orman yolunda çocuklarla birlikte pedal çevirmemek imkânsız.
Çocuk zihninin işleyiş mekanizması kitapta o kadar ince işlenmiş ki, yetişkin gözüyle baktığımızda kendi zihnimizin de özünde böyle saf bir yerden çalıştığı ve her kaybolduğunda bu kaynaktan yön bulduğu gerçeğini tatlı bir tebessümle hatırlatıyor bize. Lisa’nın dedesine sormak üzere defterine kuş seslerini harflerle kondurmaya çalışması detayı, çocuk aklının dünyayı ve çevresindeki doğal düzeni kavrama çabasındaki muazzam mantığı hissettiriyor. Bir kuş sesinin kâğıda nasıl aktarılabileceğine; sıkıştırılıp, şekil bulup sığdırılabileceğine dair iki kardeş arasındaki bu akıl yürütme atışmaları anlatının gerçekçiliğini ve çocuk zihninin masumiyetini perçinliyor.
Pier ve Lisa’nın dedelerinden devraldıkları ve bir sır gibi sakladıkları bu “sihirli saat” kavramı, kuşaklararası bilgi ve duygu aktarımın en önemli örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Burada dede, otoriter bir figür veya doğrudan ders veren bir yetişkin olmanın ötesinde, adeta doğanın kapısını aralayan ve her bakmak isteyeni içine alan felsefi bir rehber ve mentor konumunda. Kendisinin keşfettiği bu özel ve doğal güzelliklerle dolu yeşil patikayı ve her şeyden önemlisi anı çocuklara bir sır olarak devretmesi, anlatının merkezine çocuklarla beraber okurun da okudukça içini kıpırdatan bir gizem katıyor. Önceden dedeleri eşliğinde gidilen bu yola artık çocukların kendi pedal güçleriyle çıkması detayı ise, çocuk yaşta ilk sorumlulukların alınmasının onlarda hayata ve birey olmaya karşı ne kadar önemli adımlar atıldığı detayının inceliğini ve kutsallığını taşıyor. Bisiklet sürme eylemi burada; bir çocuğun bağımsızlaşmasını, doğayı birinci elden deneyimlemesini ve büyüme eşiğini aşıp sonraki evrelere taşmasını doğrudan destekleyen bir metafor.
Kitabın kalbinde yer alan bu sihirli an, insan müdahalesinden ve hırsından tamamen uzak ve doğanın kendi kendine sürdürüldüğü ve var olmaya devam ettiği o bakir zamanın karşılığı olarak ele alınmalı. Sihirli saati düşleyen herkeste; yozlaşmayan, el değmeyen, kendi kendine akıp var olmaya devam eden büyülü bir doğa kavramı hâkim. Dedelerinin “Sihirli saati bu kadar değerli kılan, ne zaman gerçekleşeceğini asla bilememektir” sözüyle beraber beklenti adeta sabırla yoğuruluyor. Orman sınırında beliren geyik sürüsünün yavrularıyla güneş ışığı eşliğinde zıplaması, insan gözünün görebileceğinin ve insan aklının tek bakışta yüzeysel olarak kavrayabileceğinin ötesinde devam eden özgür hayata kısa ama özümüze dokunan bir bakış niteliğinde hatırlatmasını yapıyor.
Tam bu noktada metin, okuyucusunu keskin bir ahlaki sorgulamaya teşvik ediyor. Gözetleme kulesinden geyikleri büyük bir hayranlıkla izleyen Pier’de, av sezonu başlaması ve bu ve bunun gibi zarif canlılara kıyılması fikri, bizim dünyamız dışında da bir yaşamın sürdüğü gerçeğini sadece kitap okurken ya da günlük hayatta denk geldiğimiz bir haberle hatırlamak yerine, her zaman zihnimizin bir köşesinde var olması açısından son derece düşündürücü. Çünkü dünya biz insanlar olmasak da kendi kendine her halükârda var olabiliyor. Asıl olay, bizim onlara nasıl adapte olduğumuz veya olmaya çalıştığımız. Kitap, sanki yüksek sesle ders vermeden etik değerlerimizi masaya yatırmamızı istiyor bizden. Doğadaki diğer canlılar insan için birer nesne mi, yoksa bizimle eşit yaşama hakkına sahip, dünyanın kutsalının ve doğal dengenin birer parçası mı?
Büyülü an bittiğinde dönüş yolunun ve biz okurlar için de gerçek hayata dönüş vakti, gelişe kıyasla daha uzun hissettiriyor. Pier de biz de bu büyülü atmosferin içinden çıkmak istemiyoruz. Bu da bu doğrultuda yaşanan derin tecrübenin zihinde bıraktığı tatlı ağırlığı kusursuz yansıtıyor. Lisa’nın arkadaşlarına kanıtlamak için kardeşinden cep telefonu istemesi ve Pier’in “Herkes inanmakta ya da inanmamakta özgür” şeklindeki yanıtı, çağımızın her anı belgeleme, sergileme ve tüketme takıntısına müthiş bir gönderme şeklinde. Halbuki bizler için en değerli olan şey, zihnimizde neler barındırıp, kendi ve başkalarımızın dünyaları arasında yaptığımız aktarmadır.
Sihirli Saat, doğayı metalaştırmadan, fotoğraflayıp bir çırpıda tüketmeden de ona saygı duyulabileceği gerçeğini yüzümüze vuruyor. Gerçek büyünün aslında bir kanıtta değil, yalnızca o ana özel olan ve onun içinde saklı kalan hislerde, insan mayasında her zaman yaşamaya devam ettiğini hatırlatan son derece olgun ve huzurlu bir okuma deneyimi sunan nostaljik duygularla harmanlanmış bir kitap.
Yazan:Berra Temür