
1980 yılında Stanley Kubrick, Stephen King’in romanından bir film çekti. King filmi hiç beğenmedi; yönetmenin iç sesin gücünü ve karakterin psikolojik çöküşünü tamamen görmezden geldiğini düşünüyordu. Öfkesi o kadar büyüktü ki, yıllar sonra kitabın kendi istediği gibi bir TV uyarlamasını yaptırdı.
Fakat bugün dönüp baktığımızda Kubrick’in The Shining’i sinema tarihinin zirvelerinden biri sayılıyor; King’in kendi elleriyle hazırladığı o sadık versiyonu ise hatırlayan neredeyse yok.
Bu küçük hikâye, uyarlama meselesinin bütün tuhaflığını özetliyor aslında: “Sadakat”, bir filmi değerlendirmek için elimizdeki en zayıf ölçüt.
Sinema var olduğundan beri edebiyat ve film birbirini hem besliyor hem de için için kıskanıyor. Bu çok doğal bir alışveriş; tanınan bir roman filme hazır bir izleyici kitlesi getiriyor, sinemacılar ise üzerinde oynayabilecekleri zengin bir hikâyeye kavuşuyor.
Ancak bu ilişkiye akademik bir itiraz getiren ilk isimlerden biri George Bluestone oldu. 1957’de yayımlanan çalışmasında meseleye son noktayı şöyle koymuştu: Roman ve film kökten farklı mecralar olduğu için “sadakat” aramak anlamsızdır. Roman kelimelerle çalışır; film ise ışık, ses, görüntü ve kurguyla. Biri ötekinin “yanlış” uyarlaması olamaz, çünkü en başından beri aynı dili konuşmuyorlar.
Bu çok haklı bir argüman. Peki o halde neden sinemadan çıkarken hâlâ “Kitabı filmden çok daha iyiydi” deme ihtiyacı hissediyoruz?
Çünkü uyarlanan bir film, okuyucunun zihninde halihazırda kurulmuş, renkleri ve sesleri çoktan belirlenmiş bir dünyayla yarışmak zorundadır.
The Shining’e geri dönelim. King’in öfkesi kendi açısından anlaşılırdı: Romanındaki Jack Torrance trajik bir babadır; kötülüğün kurbanı olduğu kadar failidir de. Kubrick ise başroldeki Jack Nicholson’ı daha filmin ilk sahnesinden itibaren deliliğin kıyısında dolaşan tekinsiz bir adam olarak kameraya aldı. Gerilim, karakterin yavaş yavaş çöküşünden değil, filmin o boğucu atmosferinden geliyordu. Bu bir “hata” değildi; tamamen bilinçli bir sinema tercihiydi.
Coen Kardeşler’in No Country for Old Men uyarlaması ise tam tersi bir yol izler. Cormac McCarthy’nin o kuru, sessiz ve gergin edebi dilini neredeyse kelimesi kelimesine ekrana taşırlar. Kitabı okuyanlar için film, zihinlerindeki görüntülerin ekrandaki kusursuz bir sağlamasıdır; okumayanlar içinse zaten başlı başına bir şaheserdir.
Her iki film de muazzam başarılı. Biri metne harfiyen sadık, diğeri ise hiç değil. Ama ikisinin de ortak noktası, kendi ayakları üzerinde durmayı bilmeleri. Eleştirmen Linda Hutcheon’ın da dediği gibi; asıl mesele bir uyarlamanın romana ne kadar sadık kaldığı değil, kendi başına bize ne anlattığıdır.
Yine de bazı romanların sinemaya taşınmasının neredeyse yapısal olarak imkânsız olduğunu kabul etmek gerek.
James Joyce’un Ulysses’i 1967’de filme çekildi. Ortada bir film var evet, ama romanın asıl gücü olan o benzersiz bilinç akışı perdede tam karşılığını bulamıyor. Benzer bir durumu Marcel Proust romanlarında da görürüz. Bu yönetmenlerin başarısızlığı değil; sinema perdesinin doğal bir sınırıdır.
Türk edebiyatında da bunun çok net bir örneği var: Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları. Büyülü gerçekçilik ile sözlü Anadolu kültürünün iç içe geçtiği, anlamını doğrudan yazarın o benzersiz dilinden alan bu roman bugüne kadar sinemaya taşınmadı. Bize kalırsa bu bir tesadüf değil. O dili perdede yeniden kurmaya çalışmak sadece teknik bir zorluk değil; işin doğasına aykırı bir çaba. O kelimeleri aradan çektiğiniz an, romanın bütün ruhu uçup gidiyor.
En güçlü uyarlamalar, işte tam da bu “imkânsızlık” korkusuyla yüzleşip tamamen kendi dilini yaratabilen yapımlardır.
Atıf Yılmaz’ın 1977 yapımı Selvi Boylum Al Yazmalım filmi, Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un romanından yola çıkar. Ancak Yılmaz, Aytmatov’un romanını alıp Anadolu coğrafyasında Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın yüzleriyle yepyeni bir evrene yerleştirir. Kitabın kültürel dokusunu birebir kopyalamak yerine, onun sinemadaki duygu karşılığını baştan yaratır. Aytmatov’un Orta Asya bozkırındaki sesiyle, Türk melodram geleneği beklenmedik bir kusursuzlukta buluşur.
Bu başarı, asıl metne duyulan körü körüne bir sadakatten değil, yönetmenin kendi sanatına duyduğu cesaretten doğar.
Bir roman filme dönüştüğünde her zaman bir şeyler değişir. Kendi zihninizdeki iç sesi, okuma hızınızı ve o edebi yoğunluğu kaybedersiniz. Ama buna karşılık görselliğin gücünü, müzikle birleşen ritmi ve karanlık bir salonda aynı duyguyu başkalarıyla paylaşmanın o garip, büyülü coşkusunu kazanırsınız.
Günün sonunda kendimize sormamız gereken soru bellidir: Yönetmen, yazarın söylediği şeyi aynen mi tekrar ediyor, yoksa o hikâyeyi alıp kendi dilinde yeniden mi inşa ediyor?
Çünkü birincisi sadece sadakattir, ikincisi ise sanat. Ve bu ikisi, çoğu zaman aynı şey değildir.