
Bir fotoğrafçının hayatına odaklanan belgesellerden genellikle tanıdık bir yükseliş hikâyesi beklenir: Sıra dışı yeteneğin keşfi, çekilen zorluklar ve nihayetinde gelen büyük başarı. Tomas Leach’in 75 dakikalık belgeseli Saul Leiter: In No Great Hurry ise tam tersi bir rotada ilerliyor. Karşımızda kariyer yapmakla, görünür olmakla ya da iz bırakmakla hiç ilgilenmediğini açıkça söyleyen; kahve içmeyi, müzik dinlemeyi ve sadece canı istediğinde resim yapmayı seçen sevimli ama mütevazı bir usta var.
Kapıda Karşılanan Huysuz Bir İnziva
Yönetmen Tomas Leach’in aktardığına göre, Saul Leiter’ı kameranın karşısına geçmeye ikna etmek hiç kolay olmadı. Leach, New York’a uçup kapısını çaldığında seksenlerinin sonundaki Leiter, kapı aralığından “İnsanlar neden benden hep bir şey istiyor?” diye sorup hafifçe kıkırdayarak içeri süzülmüştü. Yaklaşık bir buçuk yıla yayılan bu ısrarlı sürecin ardından çekimler, fotoğrafçının Doğu Yakası’ndaki dağınık, eşya dolu atölyesinde gerçekleşti. Leiter, projenin merkezinde yer almaktan hafif bir şüphe duysa da oyunbaz mizacını bir an olsun kaybetmiyor.
Siyah-Beyaz Çağda Renklerle Resim Yapmak
1923’te Pittsburgh’ta doğan Leiter, 1940’lı ve 50’li yıllarda çevresindeki hemen her fotoğrafçı siyah-beyaz karelerin peşindeyken renkli slaytlar çekmeye başlamıştı. Ancak bu tercihi bir “öncü olma” iddiasıyla ya da manifestoyla yapmadı; nitekim belgeselde kendisine öncü olup olmadığı sorulduğunda bile soruyu duraksayarak kendine has bir şüpheyle karşılıyor. Aslen ressam olan Leiter, fotoğrafa da tuvalin imkânlarıyla baktı: Bulanık renk lekeleri, buğulu camlar, ıslak pencereler ve yağmur altında beliren tek bir kırmızı şemsiye… Manhattan sokaklarında acelesiz adımlarla dolaşırken, yüzeyin altında saklı kalan o sakin dünyayı kaydetti.
Saul Leiter Early Color kitabının editörü Martin Harrison’ın da vurguladığı gibi; Leiter’ın New York’u, Robert Frank ya da William Klein’ın sokağın gerilimine odaklanan yaklaşımından ayrılıyor. Onun şehri çok daha yavaş, içe dönük ve şiirsel.
Hayattan On Üç Gösterişsiz Ders
Filmin alt başlığında geçen “hayattan 13 ders”, izleyiciye büyük kehanetler ya da nasihatler sunmuyor. Bu dersler, Leiter’ın gündelik konuşmaları arasından süzülen yalın gözlemlerden oluşuyor. Ailesinden bahsettiği anlarda başarının kutsandığı ama nezaketin pek aranmadığı bir evde büyüdüğünü anlatıyor; vaktiyle fotoğrafladığı John Cage veya Jackson Pollock gibi isimlere kısaca değiniyor. Bir fotoğraf makinesine sahip olmanın insana dünyaya gerçekten bakmayı ve her ayrıntıyı takdir etmeyi öğrettiğini söylerken tekniğini de aynı sadelikle özetliyor: Gördüğünü çekmek, kurgusuz ve plansız. Arşivcisi ve asistanı Margit Erb ile yürüttüğü negatif seçme seansları da sanatçının ayıklama sürecindeki o benzersiz titizliğini gözler önüne seriyor.
Pek Çok Şeyi Eksik Bırakan İntim Bir Dokunuş
Belgesel, sanat tarihi uzmanlarının teorik çözümlemelerine yer vermediği ya da New York Okulu bağlamını derinlemesine incelemediği gerekçesiyle eleştirilse de bu durum izleyiciyi sanatçıyla doğrudan, baş başa bir ilişki kurmaya davet ediyor. Leiter’ın fotoğraflarını teorik kalıplarla okutmak yerine, sadece bakmamızı ve hissetmemizi istiyor.
Leach’in bu samimi portresi, tanınma kaygısı taşımadan da üretilebileceğinin en zarif kanıtı. Nitekim hayatının son yıllarında gelen o küresel “keşif” dalgasında bile duruşunu bozmayan Saul Leiter, belgeselin tamamlanmasından kısa süre sonra, 26 Kasım 2013’te 89 yaşında aramızdan ayrıldı. Filmi izledikten sonra yağmurlu bir günde buğulu bir pencere camına denk gelirseniz, orada gizlenen bir Leiter karesini fark etmek hiç de zor değil.






