Ölü Köpekler Isırmaz Filminin İsmet’i Kemal Burak Alper ile Röportaj: “Emeğin Nasıl Göründüğünü Hepimiz Biliriz”

Osman PalabiyikBalkonDün12 Tıklanmalar

Adana’da Avrupa’dan yasa dışı ithal edilen çöpler üzerinden kurulan mafyatik sistemi iki çocukluk arkadaşının bu düzene girme çabaları üzerinden anlatan Ölü Köpekler Isırmaz filminin İsmet’i Kemal Burak Alper ile oyunculuğu, filmin yolculuğunu, Adana Altın Koza Film festivalini ve ödülleri konuştuk.

İsmet karakteri ile ilk tanıştığınızda onun hikâyesinde sizi en çok etkileyen ne oldu?

Önce babasızlığı, sonra hasta annesi ve zor bir hayatın içindeki kimsesizlikleri… Aslında benim için cevap bu kadar. Ayrıca İsmet bana yukarıda yazdıklarımın nasıl hisler olduğunu insanlara tarif edebilmek gibi bir şans verdi. Şayet resme genel açıdan bakarsanız da döneminin klasik bir Türk genci de diyebiliriz. Gerçi her dönem ve birçok yerde gençler sistemlerin ağırlığı altında şekil alıyor, eziliyor ya da sertleşiyor. Yeşermek büyük mücadele… 

Bir yanda kanser olan annesi, bir yanda yoksulluk, diğer yanda hayatta kalma mücadelesi… İsmet’in taşıdığı yükü karakteri kurarken nasıl düşündünüz?

Oyuncuyla, oynadığı karakter arasındaki ilişki bir teslimiyet ilişkisidir. Bazen istemediğimiz insanları da oynuyoruz ve içimizden yargılıyoruz. Bu, o karakterleri ifade eylerken ister istemez katı bir ben süzgecinden geçirmeye neden oluyor. Kendi kendime diyorum ki, bunu yapacaksam bile bu iyi bir şey için olsun. Fakat İsmet’le böyle problemler yaşamadık. Çünkü hayatında olan her problem çevremize bakarsak aslında sıradan, acı gerçek. Bu da daha başka bir sorumluluk doğuruyor. Yalan söylememek, dikkat çekmeye çalışmamak, abartmamak. Bunlar hem o insanlara hem de İsmet’e yalan söylemek olur. Samimiyet olmazsa teslimiyetteki bağlar zedelenebiliyor. Oyunlarımı bu süzgeçten süzmeye gayret gösterdim. 

İsmet’in Dogo’nun dünyasına giderek daha fazla yaklaşması karakter açısından bir kırılma noktası. Ancak Dogo’nun değişimini gören İsmet’in hâlâ onun yanında kalması sizce sadakat mi, çaresizlik mi?

Bence babasızlık… Normalde baba öğretir, hem de daha çocukken. Ayaklanmalar, koşmalar başladığı sıra. Der ki, “Oğlum oraya gidilmez. Şöyle şöyle… Buralar böyledir, bunlar böyledir” falan. Bu Dogo için de geçerli. Bence bunun Dogo içinde geçerli olduğunun İsmet’te farkında. O yüzden korumaya da çalıştı fakat durumlar gelişme hızı beklediklerinden, kaldırabileceklerinden daha seri. Çevrelerinin güvensizliği, hilekârlığı ve acımazlığı aralarındaki dostluğa çoktan sızmış. İsmet’in farkında olmadığı, sonunda farkına varacağı şey tam da bu. İzlemeyenler için biraz spoiler oldu fakat sorun olmaz galiba. Özür dilerim. 

Film boyunca İsmet’in hayallerinin birer birer yok oluşunu izliyoruz. Sizce onun en büyük kaybı nedir?

Masumiyeti. Cahil olduğu için geri kalan hayatını da bu kaybın üzerinden inşa edecek gibi geliyor bana. Oysaki “yaşlılar” bilir ki, her gün kendinle yüzleşmeye, iyiliğe ve güzelliğe dair verilen bir fırsattır.  İsmet’in hayallerine bakacak olursak… Neydi ki o hayaller? Bu eylem planıyla hayallerinin içindeki o mutluluğa erebilir miydi? İsmet’in hayalleriyle gerçekten zaman geçirdiğini, hayatlarının da o çocuklara öyle bir fırsat tanıdığını sanmıyorum… Çöp yakarken, başlarında patronlarının olmadığı zaman dahi; biraz hayal kurmak gibi bir hisse kapılıyorlar ama değil. Orada bile izlerseniz şayet, çocuklarda kölelik ve köpeklikten ötesi yok.  

Filmde çöp yalnızca bir mekân ya da geçim kaynağı değil, bütün düzenin metaforuna dönüşüyor. Bu dünyayı oynarken fiziksel olarak o atmosferin içinde olmak size ne hissettirdi?

Olabildiğince bütün olmaya çalıştık. Gerek onlar için sıradanlığını, gerek zorluğunu, gerekse karakterlerle beraber keşfini onlara en yakın biçimde yaşamaya çalıştık. Fakat çöp tesisinde çekim yaparken bir fare tarafından tehdit edilmek beni bir germedi değil. O gün sanki onların metropolünde çekim yapıyorduk, sıkıntı değil. Biz de uygar canlılarız. Yürümem gereken dar bir koridor var, kenarında duruyor. İlerledim gitsin diye, biraz sert yapmış olabilirim; o üzerime koştu! Panikle falan değil, direk saldırmaya… Düşününce, tesisin kedileri bile uysaldı. O tarafa hiç yanaşmıyorlardı. Metropolün kolluk güçleri falan vardı galiba, ona denk geldik. Bir kere de kamyonet sahnesinde Burakcan’la beraber şarampole yuvarlanıyorduk, o kadar. Cihan telsizden sakince uyandırdı da, yeniden yola kırdım.

Çöp, yoksulluk, mafya, ekolojik tahribat ve şiddet… Film çok fazla ağır meseleyi aynı hikâyede buluşturuyor. Oyuncu olarak bunların ağırlığını taşımak zor oldu mu?

Bize zor gelmedi de… Seyirciye gelebilir. Çünkü hepimiz mutlu olmak istiyoruz ve çağımızda birikmiş bir çile var. Pandemi, deprem, sıradan hayatımızın akışı, hayata dair baktığımız her toplumsal çerçeve. Seyircimiz de yorgun. Fakat bence toparlanmalar buralardan başlıyor. Önce aile, sonra apartman, sonra sokak, semt, memleket… Aslında sabah uyandığında zaten her gün kat ettiğin yolu temizlesen yeter. Sadece süpürgeyle değil. Ama işte yorgunluk ve mutlu olma isteğimizle benliğimiz, muhabbeti bile bir sorumluluk duygusu hissediyor; aile, apartman, sokak, semt ve memlekette çok hatırlanmak istenmiyor diyeyim… Oysaki bir insanın hayatında en büyük alanı kaplayan kısımlar buralar. Eh, insan kendi için güzel olanı tanımayı sevmeyi zaten zamanla öğrenir. İnsanın tavrı değişmeden, hayatın tavrı pek değişmiyor. Söylemimde eşitlikçiyim, iyiyim ve kötü şeylerle mücadele ediyorum ama kim onlar tanımıyorum, tanımıyoruz. Sadece tanımak. İnsan kendini böyle öğrenen, inşa eden bir canlı… Bilimdeki sosyal hayvanlığımızın tarifi bana hep burası gelir. Bu süreç aslında saygı ve sevgiye dayalı olduğunda çok da keyifli bir süreç… Ama herkes haklı… Belki böylece daha az yoruluyoruz ama tanıyamamış, bilememiş, öğrenememiş oluruz; dolaylı yoldan kendimizi… Bunları taşımak, İsmet’in dertlerine nazaran bana daha ağır geliyor. İsmet’in dertleri, Dogo’nun, tüm hikâyenin derdi de; bizim(ekip) dertlerimiz için bu bağlamda çok önem kazanıyor.  Ekip adına şunu söyleyebilirim; setimiz keyifliydi, yorulmadık, aksine gayemiz buydu. Deniz soğuktu. Herkes işini severek yapan insanlardandı. 

Filmdeki erkeklik ve şiddet ilişkisi de oldukça belirgin. İsmet bu dünyanın içinde erkekliğini nasıl kuruyor?

İsmet, Dogo’nun onu koruduğunu düşünüyor, o da kendince Dogo’yu koruyor. Böylece içinde yaşadıkları sert çevreye karşı birlikte var olduklarını, birlikte mücadele ettiklerini, birlikte savaştıklarını düşünüyor. Erkeğin kendi gücüyle imtihanı aslında erkek var olduğu sürece var olacak bir klişe. Dünyanın düzeni maalesef erkeklerin bu imtihanının sonucu… Kadınlar Savaşı, Antik Yunan eseridir, iki bin yıllık bir eser ve bir kadın isyanıyla bu konunun altını çizer. Ülkemizde de kadına şiddet olarak yansımalarını görüyoruz. Bizim aramızdaki şiddet dinerse onlar da rahat eder.  

Filmin çekim süreçleri sizin için nasıl geçti peki? 

Keyifliydi. Harika çalışma arkadaşlarım vardı, dostlarım oldular. Anlayışlı, idare edebilen bir ailem var; sağ olsunlar, onlara sonsuz teşekkürler. Ekip adına soruyorsan herkes işinin başındaydı. Elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret gösteriyordu. Kafamı ne zaman kaldırsam arkadaşlarımı böyle gördüm.  

Nuri Cihan Özdoğan’ın ilk uzun metrajında böyle yoğun bir dünyayı kurması sizi oyuncu olarak nasıl etkiledi?

Cihan’ın senaryosunu okuduğumda sipariş olarak göze çarpan ve birleştirilmesi gereken iki ayrı dünya vardı. Yazar, yönetmen bu iki dünyayı da hikâyenin kahramanları olarak yazmış ve anlatmak istiyor. Bir biz tarafı, bir de karşımızdaki dünya. Herkesçe bunların en iyi biçimde harmanlanması gayesiyle hareket edildi. Gerek görüntü, gerek yönetim, hikâyeyi sipariş alan her birim bunun için çabaladı. 

Cihan, kısalarında bu iki dünyayı da etüt etti. Onlar da güzel hikâyelerdi. Çok emek veriyor. Toplumu önemsiyor, değer veriyor. Buradan çeki düzen, terbiye alıyor. Böyle gerek oyuncu, gerek yönetmen çok kıymetli arkadaşlarımız var; Burakcan, Cihan, Tunahan, Veli… Banu keza… Ama tabii bir de sizi onlardan dinlemek lazım, gençlerden diyeyim. İyi şeyler gerçekleştirmek öncelikle -Kimin umurunda?- sorusuna takılıyor. Bir genç için en ağır sorulardan olsa gerek. Eğitici olmadığını söylemiyorum tabi ki de… Kimin umurunda…

Şöyle ki, ben senaryoyu okuduğumda Cihan’ın iki türü birbirinin içine soktuğunu gördüm. Varoluşçu, bağımsız ve bazen sert gerçekçi; bununla beraber, hepimizi etkileyen o büyük filmlerin, sistemlerin Scorsese hikâyesi. Ben böyle okudum tabi. Cihan, Adana çocuğu; Yaşar Kemal’den de Orhan Kemal’den de bunu öğrenmiş olabilir. Zaten karakterlerde o toprağın fidanıydı. Yani birikimini en iyi biçimde işlemeye çalıştığını gördüm. Gıpta edilecek, güzel şeyler bunlar. Emeğin nasıl göründüğünü hepimiz biliriz.

Yönetmenin Çukurova’yı ve Adana’yı hikâyenin merkezine yerleştirmesi, sizin karakterle kurduğunuz ilişkiye nasıl bir katkı sundu?

Bana Adana’yı, Yılmaz Güney’in “Boynu Bükük Öldüler” romanı öğretti. Anlamakta bazen zorlanıyor insan. Anladıktan sonra anlatmakta da… Köy ağaları ve toprak işçilerinin hikâyesi bu. Nesillerce eziyet çeksen (neler, neler…), sen de bir saatten sonra (yanlış anlama gardaş) kimseyi çekmezsin. İşte filmde İsmet bir oğulları, Dogo öbür oğulları. Hem adanmışlıklarıyla hem baş kaldırılarıyla hem de sonlarıyla diyeyim. Çukurova’nın hikâyemize kattığı her şey, evrensel bir meselenin ruhu oldu. Bu şartlarda yetişen, bu şartlara özenen bizimkilerden başka gençler de var. 

Hikâyeyi çöp değil de uyuşturucu üzerinden, beyaz yaka, siyasi yahut esnaf figürler kullanarak da anlatabilirdi fakat çöp oldu. Bu yönetmen tercihi… Çünkü Adanalılar memleketlerini sever, Cihan da bir Adanalı. Bizi doğrudan ilgilendiren toplumsal bir şeyler bakacaksak şayet; güzelim memleketimizde çok güzel bir kasabamız Avrupa’dan ithal edilen çöplerin içinde. Çöp tenekesiymiş gibi. Hayal edebiliyor musunuz? 

Adana’da filmin karşılık bulması ve festival gösterimlerinde yoğun ilgi görmesi sizin için nasıl bir duygu?

Heyecanlı ve gururluyduk. Orada büyüdük, benim buradaki on yedinci yılımmış. O yüzden atasına karne götüren çocuk heyecanı normaldi galiba. 

Film, Adana Altın Koza Film Festivali’nde SİYAD Cüneyt Cebenoyan En İyi Film Ödülü’ne layık görüldü, bekliyor muydunuz? Ödül açıklanınca ne hissettiniz?

Sinema Eleştirmenleri Derneğine bizi layık gördükleri ödülden ötürü çok teşekkür ederiz. Bilgi birikimleri, mesleğe baktıkları yerler; ufuk açıcı, yardımcı ve yön verici olması itibariyle çok kıymetli. Çok teşekkürler.  

Ayrıca siz de İstanbul Film Festivali’nde İsmet karakteriyle En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü almıştınız, ödülü alınca aklınızdan ilk ne geçmişti?

Burakcan’la beraber, diyelim. Jüride Ekin Koç vardı, bence çok iyi bir insan çünkü tören bittikten sonra Burakcan’la yanımıza gelip Türk jürisinin ödülü ikimize vermeyi istediğini ama yabancı jürinin bunu hayatlarında ilk defa işitince şaşırdıklarını, ikna edemediklerini bizimle paylaştı. Kimin umurunda da diyebilirdi mesela. Demedi, sağ olsun.

Karmaşık… Usta takdiri. Şevk ve cesaret uyandırıyor. Bu işlerin işçileri gayet iyi bilir ki, güzel olan şeyleri herkes birbirine borçludur. Takdir benden ya da bir başka insandan daha kıymetli değildir. Bunlar hep paylaştıkça güzel; paylaşılan şeyleri de güzelleştiriyor. Kötü olanlar da yönetmenin suçudur. Garibim, her şeyin sorumlusu o ya. Cihan’ın da kalemine, yüreğine, ellerine sağlık…

Film izleyiciyi umutlandırmaktan çok rahatsız eden bir yerde bırakıyor. Sizce sinemanın görevi bazen tam olarak bu mu?

Ne gerekiyorsa, o bence. Çünkü işlerin esası seyircide eylem enerjisi uyandırmak gayesine dayanır. Çağımızda bu sır değil, her gün izliyoruz. Görseller, görsel ürünler gerek para için, gerek adaylar için bizi eyleme geçirecek biçimde tasarlanıyor mesela. Kim, ne lazım olduğunu düşünüyorsa ona göre işçiliğini kullanıyor. Çağın ihtiyacı daha belirleyici. Herkese göre de değişkenlikler göstermesi normal. Doğal hayatın akışında sonlara hep beraber karar veriyoruz. “Şuan” dediğimiz şey aynı zamanda bir “son” ve bunu paylaştığımız herkesle ortak, canlı bir payda. Paylaşmak doğalımız aslında. 

Sanal hayat bunu tecrübe edebileceğimiz bir yer değil çünkü orada birimizle bir an paylaşmıyoruz. Tekil ve kişisel bir güzellik paylaşma, yalnızlıkta güzel hal alma şekli. Bunu gündelik hayatta ve akışta aramak yerine; “şeyler” üzerinden bu güzelce nasıl yapılır, bu mesaiyi sanal profillerimize harcamaktayız.

Sinema, sanatın mensubu olduğu her dal, insanın gündelik hayattaki mesaisine iyi yönde hizmet etmeye niyet eder. Cihan’ın da niyeti buydu. Bize böyle bellettiler.  O yüzden sonlara, seyirciler karar verecek. Hep öyleydi.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3