
1980 yılının sonbaharında BBC Two ekranlarında yayımlanmaya başlayan sekiz bölümlük The Shock of the New, televizyon yayıncılığının sanata bakışını kökten değiştiren o nadir yapımlardan biri. Eleştirmen Robert Hughes’un kamerasını modernizmin anıtsal ve kırılgan yüzeylerine çevirdiği seri, sanatın son bir asırlık serüvenini katı bir kronoloji yerine tematik kırılmalar üzerinden takip ediyor. Lorna Pegram yapımcılığında ve Time-Life Films ortaklığında hayata geçirilen yapıt (ve ona eşlik eden aynı adlı başyapıt kitap), Hughes’un 2004’te The New Shock of the New adıyla hazırladığı bir saatlik güncellemeyle de tazeliğini koruyor.
Kalemi Kılıçtan Keskin Bir Eleştirmen
1938 Avustralya doğumlu Robert Hughes, 1970’ten itibaren Time dergisinde kaleme aldığı yazılarla sanat dünyasının yönünü tayin eden en sarsıcı seslerden birine dönüştü. New York Times’ın zamanında “dünyanın en ünlü sanat eleştirmeni” olarak tanımladığı Hughes, üslubunu bir edebiyat metni gibi ilmek ilmek işlerken estetik tercihlerinde muhafazakâr bir kararlılık sergiliyordu. Onun ekrandaki varlığı, izleyiciye bir müze rehberliği sunmanın çok ötesindeydi; tuvalin ya da betonun arkasındaki fikri cerrah titizliğiyle yaran, tavizsiz bir zekânın gösterisiydi.
Geleceğin İllüzyonundan Avangardın Sonuna: Tematik Bir Yolculuk
Seri, sanatı takvim yapraklarına bölmek yerine büyük fikirlerin çarpışmasına odaklanıyor:
Yavaş Bakmanın Estetiği ve Zamanın Tozu
70’ler sonunun loş synthesizer tınıları, özenle seçilmiş arşiv görüntüleri ve kameranın eserin üzerinde uzun uzun konaklamasına izin veren o ağırbaşlı kurgu, The Shock of the New’a bugün hasret kaldığımız bir “yavaş bakma” ritmi kazandırıyor. Ancak seriye sinen o 80’ler karamsarlığı da gözden kaçmıyor: Modern sanatçıların dünyayı değiştirme, toplumu dönüştürme idealinin boşa çıkışı ve avangardın kaçınılmaz ölümü…
Serinin taşıdığı kaçınılmaz sınırlar da var elbette. Kadrajdaki sanatçı haritası —Matisse’ten Cézanne’a, Picasso’dan Warhol’a— ezici bir çoğunlukla Batılı ve erkek figürlerden oluşuyor. Kadın sanatçıların ve Batı dışı coğrafyalardaki modernist kırılmaların teğet geçilmesi ya da Hughes’un estetik sınırları, serinin tarihsel değerini gölgelemeseler de onu izlerken akılda tutulması gereken birer parantez olarak duruyor.
Görsel Hafızada Kalan Tortu
Görsel kültür tarihçilerinin “yapılmış en yetkin sanat serisi” olarak tanımlamaktan çekinmediği bu klasik, bittiğinde bile zihinde işlemeye devam ediyor. Günün sonunda, modern bir binanın gölgesinden geçerken ya da bir sergi salonunda dururken kendinizi Hughes’un gözleriyle bakarken buluyorsunuz. O heykelsi ve soğuk betonun arkasındaki ütopyayı sorgularken buluyorsunuz kendinizi: Kim, nasıl bir geleceği kime yaşatmak istiyordu?






