
Ölü Köpekler Isırmaz, dünya prömiyerini bu yıl Rotterdam Film Festivali’nde, Türkiye prömiyerini ise İstanbul Film Festivali’nde yaptı. 33. Altın Koza Film Festivali Ulusal Yarışma’sında da izleyicilerle buluşan ve SİYAD En İyi Film Ödülü’nü kazanan Ölü Köpekler Isırmaz’ı filmin yönetmeni Nuri Cihan Özdoğan ile konuştuk…
Ölü Köpekler Isırmaz, merkezine yasadışı atık ticaretini ve organize suç dünyasını alıyor. Çöpün doğaya bırakılması üzerinden aslında yalnızca çevresel bir meseleyi değil, insanın hırsı ve sistem içindeki konumunu da anlatıyorsunuz. Bu hikâyenin sizi ilk yakalayan tarafı ne oldu?
“Ölü Köpekler Isırmaz”’ filminde ilk adım olarak karakterleri oluşturdum. İsmet ve Dogo’nun hikayesi kafamda canlandı. Bu iki karakter birbirine farklı yönlerden bağımlı olan iki arkadaş ve bu arkadaşlık aslında çok sağlıklı bir bağlanma biçiminde gerçekleşmiyor. Çünkü İsmet babasız büyümüş bir karakter ve bunun için Dogo’nun gücü onda idealize edilmiş bir durum. İsmet gücü ve dahil olmak istediği dünyayı Dogo üzerinden tanımlıyor ve Dogo’yu dahil olmak istediği dünyanın bir anahtarı olarak görüyor. Bu bakımlardan Dogo’ya bağımlı bir karakter.Dogo ise İsmet ile ilişkisini daha narsistik bir yerde kuruyor. İsmet’in gözündeki gücü kendisini iyi hissetmesine sebep oluyor. İsmet’in güçsüzlüğü, Dogo’nun gücünün keyfini sürmesine sebep oluyor, o da bu anlamda İsmet’e bağımlı.
Karşılıklı bir ilişki var ancak bu çok kırılgan ve sağlıksız bir ilişki. “Atık” meselesi de bu ilişkinin gideceği yönü çok iyi belirleyecek bir meseleydi. Çevrenin kirlenişiyle bu dostluğun kirlenişi; bu çocukların hayatlarının ve ruhlarının kirlenişi birbirini tam olarak katmanlıyordu. Bir senarist ve yönetmen olarak bana katmanlı bir hikaye sunuyordu. Atık gerçeği İsmet ve Dogo’nun hikayesine organik bir şekilde eklemlenebileceği için kurmak istediğim hikayeye çok uygun olduğunu düşündüm. Bunun yanı sıra yasa dışı atık ithalatının Çukurova için gerçekliğinin de benim için önemi var. Çünkü ben Adanalı bir yönetmenim ve doğup büyüdüğüm topraklarda böyle bir gerçeklik söz konusu. Anlatmak istediğim hikaye ve dramatik yapı ile bu kadar uyum sağladığı için olayları yasa dışı atık çerçevesinde ele almak istedim.
Filmde yolları kesişen iki yakın arkadaşın, daha iyi bir hayat ve suç dünyasında yükselme arzusu üzerinden giderek birbirlerinden uzaklaşmalarını izliyoruz. Dostluk ile hırsın birbirini tüketmeye başladığı o kırılma noktası sizin için filmin neresinde duruyor?
Romantize edilmiş bir dostluk hikayesi anlatmak istemedim çünkü bu iki çocuk o suç dünyasının içerisine dahil olmak istiyorlar. Hal böyleyken, bir yükseliş veya başarı hikayesi değil tam aksi yöne giden bir çürüme, bir yozlaşma hatta bir yok oluş hikayesi anlatmayı tercih ettim. Bu anlamda insanın suç ile ilişkisini kurarken bu hikayeyi romantize ve estetize edilmemiş bir biçimde anlatmak istedim. Hikayede, dostluk ile hırsın birbirini tüketmeye başladığı bir kırılma anı var ve bu kırılma anı aslında İsmet’in Dogo için kendisinin bir değeri olmadığını anladığı an.
Dogo bu kirli sistem içerisinde kirli şeyler yapıyor, İsmet’le kıyaslandığında daha acımasız bir yerden her türlü pis işi yerine getiriyor ama bunların hiçbiri İsmet’in gözünde Dogo’yu bitiren şeyler değil. Her ne olursa olsun, Dogo ne yaparsa yapsın İsmet her seferinde onu affetmeye hazır. İsmet her zaman Dogo’yu kendince korumaya, kollamaya ve gözünde aklamaya hazır. Oysa bir nokta var ki orası İsmet için artık Dogo’yla olan dostluğunun bittiği yer ve bu da Dogo’nun gözünde kendisinin bir değeri olmadığını anladığı an. Filmimiz bir bağlılık yemini ile başlıyor. Bu iki karakterin bağlılığını ve birbirine olan sadakatini iki farklı şekilde anlamlandırdığı bir hikaye izliyoruz ve işte o sadakat yemini çerçevesinde Dogo’nun kendisine olan bakış açısını keşfettiği an İsmet’in gözünde artık bu dostluğun hiçbir anlamının olmadığı andı. Filmin esas kırılma noktası da işte bu dostluğun kırılma noktası oldu…
Filmde çöplerin doğaya bırakılması oldukça somut bir eylem gibi görünürken, zamanla dostluğun ve insanların da “çürümeye” başladığı bir hikâyeye dönüşüyor. Çöp, çürüme ve yok oluş kavramlarını karakterlerin dünyasıyla nasıl ilişkilendirdiniz?
Hikayedeki olaylar benim açımdan birbiriyle çok iç içe diyebilirim. Çünkü doğanın kirlenmesi ile karakterlerin kirlenmesi ve çürümesi hikaye içerisinde oldukça girift. Atık ithalatı ve beraberinde getirdiği yasa dışı süreçlere baktığımız zaman burada esasında insanın doğaya karşı bir tahakkümü söz konusu. Bir diğer yandan insanın kibri, kendini doğadan daha üstün konumlandırarak doğaya karşı bir yaptırım uygulama cüretini kendisinde görebilmesi söz konusu. Ancak tabii ki doğa çok güçlü. Biliyor ve yaşıyoruz bunu.
Baktığımız zaman insanın doğaya karşı kibri ve tahakkümü olduğu gibi birbirlerine karşı da var. İsmet ve Dogo arasında da bu tahakkümü görüyoruz. Ve elbette ki bir ilişki tahakküme dayalıysa, bu ilişkinin kirlenmesi ve çürümesi kaçınılmaz oluyor. Bu anlamda insanların doğayla ve birbirleriyle olan ilişkisini birbirine bağlayabilir, katmanlayabiliriz.
Film bir yandan da başka bir “tahakküm” meselesine dokunuyor. Emperyalist ülkelerle “dünyanın geri kalanı” olarak konumlandırdığımız diğer ülkeler arasında da bir tahakküm söz konusu. Emperyalist ülkeler artık geri dönüştürülmeyecek, kendileri açısından işe yaramayacak olan çöpü diğer topraklara salmakta bir mahsur görmüyor. Tarih boyunca emperyalizm dediğimiz kavramda her zaman bir sömürge durumu söz konusu olmuştur ve burada da bir ekolojik sömürge olma durumu var. Ne yazık ki ülkemiz de bunun bir parçası haline gelmiş. Ama inanıyorum ve umuyorum ki bu çok kısa süre içerisinde fark edilip; çok yakın gelecekte artık anmayacağımız, gerçekliğini ve geçerliliğini yitirmiş bir süreç olarak kalacaktır.
Filmin tamamını Adana’da çekmişsiniz. Adana yalnızca filmin geçtiği bir şehir olarak mı kaldı, yoksa şehrin atmosferi, insanları, mekânları ve gündelik hayatı filmin anlatım biçimini de değiştirdi mi?
Filmin tamamını Adana’da çektik. Hikaye de yine Adana’dan yola çıkarak oluşturduğumuz bir hikaye. Öncelikle zaten bu hikayenin oluşması Karataş’taki lunaparkı kullanma, orada bir film çekme arzusu ile başlayan bir serüven, sonrasında Adana’nın bir gerçeği olan atık ithalatının yasa dışı süreçleri filme eklemlendi. Öyle olunca filmde Adana sadece bir mekan olarak yer almaktan çıkıyor, bir karaktere dönüşüyor. Ama şöyle de bir şey var, elbette ki Adana’nın gerçeklerinden yola çıkarak kurmaca bir hikaye anlatıyoruz ama filmi zamandan ve mekandan da ayrıştırmak istedik. Örneğin bir limandan ona kod isim koyarak bahsettik; yine Adana da ismi geçmeden, “Akdeniz’in doğusu” diyerek tanımladığımız bir coğrafya idi. Sonuçta atık ithalatı sistemini değiştirdiğimizde, yerine daha farklı sistemler koyduğumuzda da yaşanan şeyler aynı. Böylece hikayenin evrensel ve zamandan bağımsız olmasını arzuladım ama elbette ki Adana hikayemizde çok belirleyici bir aktördü.
Gündelik hayatı ve anlatım biçimi çerçevesinde düşündüğümüzde karakterlerimiz doğrudan bir Adana dili, Adana ağzı konuşmuyor. Baktığınız zaman bir Adanalı olarak ben ve benim çevrem de böyle bir ağız kullanmıyoruz. Diğer Adana işlerinde izlediğimiz gibi bir ağız, bir dil kendi açımdan söylemem gerekirse çevremde öyle bir şey yok. Elbette ki Adana ağzı diğer taraflardan ayrılıyordur ancak filmde bunu bangır bangır vermek istemediğimi söylemeliyim.
Suç filmlerinde çoğu zaman suçun kendisi kadar suç dünyasının cazibesi de anlatılır. Siz ise karakterlerin “yükselme” arzusuyla bu dünyanın içine girmesini merkeze alıyorsunuz. İki arkadaşın karanlık bir dünyaya adım atarken kendilerine hangi gerekçeleri üretmelerini istediniz?
İnsanın suç ile ilişkisini incelemek gerçekten çok enteresan. Bi’ kere hikayeci olarak iç ve dış çatışmalar konusunda bol malzeme sunuyor. Ayrıca insanın suç işleme arzusu, ihtiyacı incelendiğinde belki de insanın uyum sağlamak zorunda kaldığı toplumla ilişkisini de anlamlandırma fırsatı sunuyor. Elbette ki bu asla onaylanamaz bir durum. Filmde de aslında bunu anlatmak istedik. Suç filmlerinde suçun cazibesi anlatılır ama bir suç filmi yapmaya karar verdiğimde benim açımdan kırmızı çizgi suçun asla romantize edilmemesiydi, asla bir yükseliş konusu olmamasıydı. Bir yönetmen olarak buna çok dikkat ettim. Tabii bu dünyaya adım atarken, bu iki karakterin toplum tarafından kabul edilme isteği var. Evet, ekonomik koşullar var, para kazanma, yükselme hırsı elbette ki besleyici öğeler ama bence bu iki karakter için asıl motivasyon yaşadıkları dünyada saygı görme isteği. Filmde kararların verildiği bir masa var, o masada olabilecekler mi? Daha doğrusu o masada oturmak için mürekkep yalayan tarafta olamayacaklarını bilen sokak çocukları bunlar. Bu yüzden o masada oturmak için suç işlemek zorunda olduklarına inandırılmış çocuklar bunlar. Buradaki asıl sıkıntı, günümüzde de çocukların sokak çeteleri tarafından kullanıldıklarını göz önünde bulundurursak; o dünyan aktörlerinin bu çocuklar için idol kişiler olarak gösteriliyor olması. Suç üzerine hayal kuran çocukları aklamamalıyız. Bence suça sürüklenmiş çocuk tabirini de çok dikkatli kullanmamız lazım çünkü günümüzde ne yazık ki çocuklar okulları basıyorlar, çocuklara saldırıyorlar. Mattia Ahmet Minguzzi gibi bir olay yaşadık o yüzden suç işleyen çocukları aklamak mümkün değil. Suça hevesli çocukların olması sıkıntılı bir durum. Çocukların suça özendirilmesi, suç liderlerinin toplum tarafından saygı görüyor olması durumunu da son derece sağlıksız buluyorum.
Ölü Köpekler Isırmaz dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nin Bright Future bölümünde yaptı. Filmin Türkiye’den çıkıp ilk kez başka bir izleyiciyle buluşması, özellikle de Adana’da çekilmiş bu hikâyenin uluslararası bir festival seyircisiyle karşılaşması sizin için nasıl bir deneyimdi?
Rotterdam Film Festivali’nin Bright Future bölümü filminize bir tanım katıyor, çünkü festivale ve dünyaya açılan ilk kapımız orası oldu. Şöyle bir tanım katıyor; keşfedilmeye değer, cesur sinema sesleri olarak tanımlıyor seçilen filmleri. Bu anlamda filmimizin böyle tanımlanarak yola çıkmasından çok memnunum. Hakikaten filmi yaparken hem içerik hem de biçim olarak cesur bir film yapmak istiyorduk, bunun da farkındaydık. Rotterdam olmasının farklı bir yandan da anlamı şu, Hollanda’nın liman kenti. Hollanda da Türkiye’ye atık gönderen Avrupa’nın ilk 3 ülkesinden biri. Orada filmimizi seyirciyle paylaştığımızda şunu fark ettik Hollanda seyircisi yaşanan bu durumun farkında. Ben bunu görünce çok şaşırdım ve sevindim. Elbette ki halk bu yaşanan durumu onaylamıyor, bu nedenle yaşadığımız deneyim çok kıymetliydi. Nisan 2026’da İstanbul’da kendi seyircimizle buluştu filmimiz. Filmimiz buluştuğunda kendi seyircimiz bu durumdan çok da haberdar değildi, buna üzüldüm. Tabii bunda medyanın da etkisi çok çünkü medya ölü taklidi yapıyor. Biz bu filmi 2024 Kasım ayında çektik biz filmi, senaryoyu 2021-2022 yılında yazmaya başladım. O zamanlar bu konuyu konuşmak çok mümkün değildi, bu yaz Akdeniz artık plastik kusmaya başlayınca yaşanan durum inkar edilemez haldeydi. Adana’da seyirci filmi izlerken de artık yaşanan durumun farkındaydı. Ben senaryoyu yazarken de filmi çekerken de film çıktığında bu durum geçerliliğini yitirir diye umuyordum ama bir tevafuk gibi filmimiz çıkmadan önce Akdeniz plastiği kustu artık. Gerçekliğin dikkat çekmesi ve görünür kılınması açısından filmimiz de bir katkı sunduysa hem bir sinemacı hem bir Adanalı olarak mutlu olurum.
Filmde çevresel bir sorun ile organize suç arasında doğrudan bir bağ kuruyorsunuz. Bugün gündelik hayatımızda çoğu zaman görünmeyen atık ticareti, suç ve ekonomik çıkar ilişkilerinin sinemada görünür kılınmasının nasıl bir karşılığı olduğunu düşünüyorsunuz?
Senaryo yazım aşamasında, araştırmalarımdan öğrendiğim şey, atık ithalatı gayet legal bir şekilde yapılan bir süreç. Ancak bu sürecin içerisinde yasadışı uygulamalar söz konusu. Burada büyük bir kazanç olduğu için elbette ki suç örgütlerinin buradan nemalanmaya çalışması beklenen bir durum. Çünkü burada yasadışı süreçlere çok açık dinamikler var. Yurt dışından sahte kodlu bir şekilde gelen atıklarla ilgili evrakta sahtecilikten bahsedebiliriz. Ülkeye geldikten sonra geri dönüştürülemeyen atıkların bertaraf edilmesi. Normalde belirli bir maliyetle daha az zarar vererek yok edilmesi mümkünken, suç örgütlerinin bu durumdan maddi kazanç elde etme amacı sonucu yasa dışı bir şekilde atıkların doğaya bırakılması söz konusu. Yani atık ithalatında yasadışı bir süreç işlenebiliyorsa, buradaki suç örgütleri tabii ki doğrudan bir bağ kurar. Burada çünkü insan hayatı hiçe sayılıyor, Çukurova’nın verimli toprakları hiçe sayılıyor. Bir suç örgütü için ekonomik bir çıkar ortaya çıktığında, filmin de adından müsemma “Ölü Köpekler Isırmaz” yani bu sisteme zarar verebilecek her şey yok edilebilir. Sadece ve sadece sistem için var olan şey öncelikle ekonomik çıkarlardır. Bu durumun üzerine çok azıcık düşünüldüğünde çözülmesi zor değil; ekonomik rant konusu varsa herhangi bir sektörde, orada suç organizasyonunun meydana gelmesi kaçınılmaz. Çukurova’da da bu sistem suç işlenerek yürütülüyor ne yazık ki. Filmimiz gerçeklerin köklerine bağlanarak kurmaca bir hikaye sunuyor. Ölü Köpekler Isırmaz’da atık ticareti yapan çetelerin bir sokak savaşı söz konusu. Bu sokak savaşı şu an Adana’da var olan bir gerçek değil, bu durum benim kurmaca olarak senaryoya dahil ettiğim bir durum. Diğer yandan sokak çetelerinin Türkiye’de bir savaş halinde olduğunu zaten görebiliyoruz, ben bu iki dünyayı bir araya getirdim sadece.
Filmin adı “Ölü Köpekler Isırmaz.” Oldukça sert ve akılda kalıcı bir isim. Filmi tamamladıktan sonra bu cümleye baktığınızda, sizce filmin bütün hikâyesini en çok hangi anlamıyla taşıyor?
“Ölü Köpekler Isırmaz” adı bende hikayenin birçok katmanında karşılık buluyor. Benim dünyamda bu isim bu sistemin mottosu. Bu sistem, bu çark kendisine tehdit oluşturabilecek her şeyi yok eder. Bir köpek kendi çıkarları doğrultusunda dişini gösteriyor, bir tehdit oluşturuyorsa o köpek öldürülür ve bu sistemde yalnızca “Ölü Köpekler Isırmaz.”
Diğer taraftan da bir sadakat hikayesi anlatıyoruz. Film bir sadakat yemini ile başlıyor. Biz de İsmet ve Dogo’nun dahil olmak istedikleri sistem ile aralarındaki sadakatin sınandığı bir hikaye izliyoruz. Bu anlamda köpek figürünün de hayatımızda “sadık dost” olarak tanımlandığını göz önünde bulundurduğumuzda filmin ismi benim için burada karşılık buluyor.






