
Adana Altın Koza Film Festivali’nde hem jürinin hem de izleyicinin takdirini toplayarak Yılmaz Güney En İyi Film Ödülü’nün yanı sıra, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülleriyle dönen “Günyüzü” filminin yolculuğunu yönetmen Banu Sıvacı ile konuştuk…
-Günyüzü’nde 30 yıl önce yaşanmış bir olayın bugünün insanlarının hayatında hâlâ bu kadar güçlü bir karşılığı var. Sizi bir hikâyeyi tam da “yıllar sonra” anlatmaya iten neydi? Bir yaranın kapanıp kapanmadığını zaman mı gösterir, yoksa bazı yaralar zaman geçtikçe başka biçimlerde mi konuşmaya başlar?
Zaman her şeyi silen bir şifacı değil, aksine meselelerin üzerini örten ama gerçeği içeride büyüten bir olgu. Bir yaranın kapanıp kapanmadığını zamanın akışı değil, o yaranın zamanla şekil değiştirme biçimi belirliyor. 30 yıl öncesi dediğimiz şey bugünden bağımsız bir tarih değil; bugünün altındaki fay hattı. İnsan hafızası bazı şeyleri bastırır, ta ki hayat sizi başladığınız yere geri dönmeye mecbur edene kadar. Suna’nın hikâyesi de tam olarak bu; kapanmayan yara şekil değiştirip bir ses, bir hatıra ya da bir yüz olarak karşınıza dikiliyor.
-Filmde Suna’nın geçmişle yüzleşmek için geri dönüşü, aslında yalnızca bir yere değil, kendi hafızasının içine dönüşü gibi de okunuyor. Suna’yı bu yolculuğa çıkarırken onun neyi bulmasını, neyi kaybetmesini istediniz?
Suna’yı bu coğrafyaya gönderirken asıl aradığının dışarıdaki bir suçlu değil, kendi içindeki bastırılmış adaletsizlik duygusu olmasını istedim. Suna, yıllarca taşıdığı şüphelerin neticesini ararken, bildiğini sandığı her şeyin zemininin kaydığını görüyor. Bu yolculukta onun, mutlak bir intikam veya haklılık hissini kaybetmesini, bunun yerine insan ruhunun gri, keskin sınırları olmayan alanlarıyla tanışmasını arzuladım. Kaybettiği şey belki net bir düşmandı; bulduğu ise kardeşinin katilinin kızıyla kurduğu o beklenmedik, kırılgan bağ oldu.
-Günyüzü’nde susmak da konuşmak kadar belirleyici. Özellikle aile içinde hakikatin üzerinin örtülmesi, “düzen bozulmasın” diye bazı şeylerin konuşulmaması çok güçlü bir damar oluşturuyor. Bir aileyi ayakta tutan şey bazen hakikat değil, birlikte sürdürdüğü sessizlik midir?
Toplumsal yapıda ve özellikle aile kurumunda “düzenin sürmesi” çoğu zaman hakikatin feda edilmesiyle mümkündür. Sessizlik, bir koruma kalkanı gibi başlar ama bir süre sonra herkesi boğan zehirli bir atmosfere dönüşür. Suna tam da bu ezberlenmiş aile sessizliğini ve erkek egemen düzenin korunaklı yalanlarını yerle bir etmeye niyetli bir figür olarak çıkıyor karşımıza.
-Suna’nın kadınlık hâlini özellikle geleneksel “mağdur kadın” anlatısından uzak kurduğunuzu söylüyorsunuz. Ağlamayan, kendisini açıklamak zorunda hissetmeyen, mesafesini koruyan bir kadın karakter yaratmak sizin için nasıl bir mücadeleydi? Seyircinin Suna’ya bakışında hangi ezberlerle karşılaşmayı bekliyorsunuz?
Sinemada ve genel olarak anlatılarda kadınlara biçilen bir “mağduriyet” ya da “şefkatli anne” kalıbı var. Suna bu kalıpların hiçbirine uymuyor; mesafeli, içine dönük, hesap vermeyen ve kendi adaletini kendi keskin çizgileriyle çizen biri. Onu yazarken ve çekerken en büyük hassasiyetim, onun dilsiz direncini koruyabilmekti. Seyircinin Suna’ya baktığında “Neden ağlamıyor?”, “Neden öfkesini bağırarak göstermiyor?” gibi sorularla, kendi ezberledikleri kadın profiliyle yüzleşmesini bekliyorum. Suna’nın gücü biraz da sükûnetindeki kararlılığında yatıyor.
-Filmde demans, yalnızca bir karakterin yaşadığı unutma hâli değil, geçmişle yüzleşmek istemeyen bir toplumun hafızası gibi de çalışıyor. Hafızanın silinmesiyle hakikatin silinmesi arasındaki ilişkiyi nasıl düşündünüz?
Hakikat, bir insanın zihninde silindiği için uçup gider mi? Film boyunca tam da bu soruyla boğuşuyoruz. Bekir’in hafızası bulanıklaşmış olabilir ama doğanın, coğrafyanın ve geride kalanların hafızası sapasağlam duruyor. Suç, fail unuttu diye yok olan değil, geride kalanların omuzlarında şekil değiştiren bir ağırlık. Ancak filmde kendimce en büyük hedefim zamanın böyle bir acı yaşamış aileleri o kadar da kolay iyileştirmediğini göstermekti.
-Günyüzü’nde doğa neredeyse karakterler kadar söz sahibi. Göl, toprak, kuruyan sular, hayvanlar ve boşluklar filmin duygusunu taşıyor. İnsanın sustuğu yerde doğayı konuşturmak mı istediniz, yoksa doğanın da bütün bu yaşananların tanığı olduğunu mu düşündünüz?
Doğa, bu hikâyenin pasif bir arka planı değil, aidiyeti ve hafızası. İnsanlar sustuğunda, kelimeler yetmediğinde coğrafya konuşmaya başlar. Gölün durumu, kuruyan topraklar, tahliye edilen o köyün sessizliği… Hepsi yaşanan trajedilerin birer tanığı ve aynası. Benim için resim kökenli olmanın da getirdiği bir görsel dil hassasiyetiyle, mekânın ruhunu kameranın merkezine koymak, insan psikolojisini dışa vurmanın en dürüst yoluydu.
-Filmde kayıpların kendisinden çok, geride bıraktıkları boşluklarla karşılaşıyoruz. Yıldız’ın yokluğu, Leyla’nın kayboluşu ve başka karakterlerin hayatlarındaki eksilmeler birbirine değiyor. Bir yönetmen olarak “yokluğu” göstermek, var olan bir şeyi göstermekten daha zor muydu?
Eğer yokluğu da söyleyecek sözleri, taşıdığı ağırlığı olan başlı başına bir karakter gibi kabul ederseniz, onun da kendine has bir dili olduğunu fark edersiniz. Zaten bir filmde var olan ya da olmayan her şey, seyircinin zihnindeki algıyla, o boşluğu hangi anlamla doldurduğuyla varlık kazanır. Yokluk doğanın aksine insan için varlığın etkisinden daha büyük bir etki yaratabilir. Bu yüzden bir insanın hayatını almak o insanın etrafında da tükenmeyecek bir yok oluş yaratır.
-Suna’nın hakikati ve adaleti ararken kendi hayatında da bazı bedellerle yüzleşmesi dikkat çekiyor. Adalet arayışı her zaman insanı iyileştiren bir yol mu, yoksa bazen geçmişin kapısını açtığımızda yeni yaralar da mı yaratıyoruz? Suna üzerinden sizin cevabınız ne oldu?
Suna, geçmişin kapısını araladığında sadece eski bir hesabı kapatmıyor; kendi ailesinin içindeki çarpıklıklarla ve yeni çatışmalarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Hakikat arayışı insanı özgürleştirdiği kadar yalnızlaştırır da. Suna’nın hikâyesi bize adalet peşinde koşarken insanın kendi vicdanıyla hangi tehlikeli sınırlarda dolaşmak zorunda kaldığını gösteriyor.
-Günyüzü’nün görsel dünyasında coğrafyanın çok güçlü bir ağırlığı var. Çocukluğunuzdan ve hafızanızdaki mekânlardan beslenen bir film olduğunu biliyoruz. Kişisel hafızanızla sinemasal hafıza arasında nasıl bir mesafe kurdunuz?
Kişisel hafıza çok sübjektif, duygusal ve dağınıktır. Onu sinemasal bir hafızaya dönüştürürken tanıdık hissi korumak ama aynı zamanda hikâyenin evrensel diline hizmet edecek kadar da mesafelenmek gerekiyor. Kendi köklerimden, bildiğim coğrafyalardan besleniyorum evet, ama kamera o coğrafyaya girdiğinde orası artık benim hatıram olmaktan çıkıp karakterin psikolojik arazisine dönüşüyor.
-Günyüzü’nün Berlin’den Altın Koza’ya uzanan yolculuğunda film sizin için değişti mi? İlk kez izleyen seyircinin filmden çıkardığı anlamlarla sizin filmi yaparken taşıdığınız duygular arasında sizi şaşırtan bir karşılaşma oldu mu?
Film, festivallerle ve farklı coğrafyalardan seyircilerle buluştukça yönetmeninin elinden çıkıp ortak bir paylaşıma dönüşüyor. Berlin’deki uluslararası prömiyerden sonra Altın Koza’da kendi coğrafyasının insanlarıyla buluşması filmi bambaşka bir yere taşıdı. Siz bir hikâyeyi kendi içsel dürtülerinizle örüyorsunuz ama seyirci o boşlukları kendi hayatlarıyla dolduruyor; bu da filmin yaşayan, nefes alan bir organizma olduğunu size yeniden hatırlatıyor.






