
Huxley-Parlour, Batı Klasisizminin biçimsel geleneklerini ve görsel sözlüğünü kendi çağdaş resim pratiklerinde yeniden üreten sekiz uluslararası sanatçıyı bir araya getirdiği “All’Antica” sergisini sunuyor. Adını İtalyanca “antiklerin tarzında” anlamına gelen tarihsel terimden alan sergi, Erken Modern Avrupa’nın estetik mirasından beslenen sanatçıların, 21. yüzyıl pentür dilini nasıl radikal bir biçimde dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor. 21 Temmuz – 09 Eylül 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek olan seçki, geçmişi bugünün merceğinden okurken, resim geleneğinin şimdiki zamanı anlama biçimlerimizi nasıl şekillendirdiğini hem materyal hem de metafizik boyutta sorguluyor.
Belçikalı sanatçı Dittmar Viane’ın pratiği; ışık ile gölge, kırılganlık ile katılık arasındaki amansız zıtlıkların peşine düşüyor. Özellikle Kuzey Rönesansı ustaları Dirk Bouts ve Hans Memling’in realizminden ilham alan Viane, ince fırça işçiliği ve sır (glazing) tekniğiyle kurduğu hassas kompozisyonları, tarihsel ve güncel ikonografileri harmanlayarak ironik birer görsel paradoksa dönüştürüyor.
Catherine Repko, Raphael Barratt ve Lydia Pettit ise Erken İtalyan Rönesansı ve Barok üsluplarla kurdukları diyalogda, fresk ve chiaroscuro gibi klasik teknikleri temellük ederek kendi araştırmalarının merkezine koyuyorlar.
Catherine Repko, yağlı boyasını mermer tozuyla karıştırarak Piero Della Francesca ve Masaccio gibi ustaların anıtsallığını ve ışık geçirgenliğini yeniden üretiyor; soyutlama ile figürasyon arasında gezinen muğlak aile hafızalarını sahneliyor.
Raphael Barratt, 14. ve erken 15. yüzyıl İtalyan resminin o bükülmüş, gerçeküstü perspektiflerinden ödünç aldığı kompozisyon anlayışıyla, derinlik ve yüzey arasında oyunbaz bir denge kurarak figürlerini dönüşüm halindeki hayali manzaralara yerleştiriyor.
Lydia Pettit ise travma sonrası stres bozukluğunun bedendeki somut izlerini chiaroscuro tekniğinin psikolojik yoğunluğuyla inceliyor. Barok resmin o dramatik ışık geçişlerini siyah arka planlar üzerinde kullanan Pettit, kendi beden temsilleri üzerinden istismara, ruhsal hastalıklara ve beden politikalarına karşı sert bir içsel bakış geliştiriyor.
Londra merkezli ressamlar Beau Gabriel ve Natalia González Martín, geleneksel yağlı boya resmin dinsel ve klasik mitolojilerini bugünün dünyası için yeniden tahayyül ediyor. González Martín, alegorinin insan doğasına dair temel gerçekleri sunma potansiyelini incelerken, mitolojinin bir kontrol mekanizması ve yerleşik ataerkil değerleri sabitleme aracı olarak nasıl kullanıldığını ifşa ediyor. Sanatçı, klasik resmin kusursuz idealizmini reddederek figürlerine Fransız manikürlü tırnaklar, maskarayla lekelenmiş yanaklar ve deri çatlakları gibi güncel kusurlar ekleyerek kadın arzusu ve güzellik normlarının sınırlarını sorguluyor.
Beau Gabriel ise figüratif resim geleneklerini modern hafıza, algı ve kişisel temsil temalarıyla uzlaştırıyor. Klasik resimdeki güç, nüfuz ve kibir göstergesi olan portre geleneği ile sosyal medyadaki küratöryel kimlik inşası arasında sarsıcı paralellikler kuruyor. İtalyan Maniyeristlerinin form ve ışık manipülasyonlarından beslenen Gabriel, hem kanonik hissettiren hem de güncel medya kültürünün huzursuzluğunu taşıyan yapıtlar üretiyor.
Ugo Sebastião, klasik imgenin günümüz dijital dolaşım ağlarındaki varoluşunu radikal bir malzeme tekniğiyle sorguluyor. Sadık bir biçimde yeniden ürettiği Barok figürlerin üzerine serigrafi dokusu hissi veren monokrom katmanlar ekleyen sanatçı, post-internet çağında orijinal kavramını ters yüz ederek izleyicinin görme biçimlerini sabote ediyor.
İrlandalı sanatçı Ted Pim de eski ustaların tanıdık motiflerini, hafızanın o tekinsizlikten uzak ama yabancılaştırıcı dehlizlerine doğru büküyor. Tekrar, kesme ve yeniden bağlamlandırma yöntemleriyle ögeleri yerleşik anlatılarından soyutlayan Pim, doğrusal bir hikaye sonunu reddediyor. Arşivsel belgeler, 17. yüzyıl Hollanda resmi reprodüksiyonları ve çağdaş moda ikonografisi gibi çoklu kaynaklardan beslenen sanatçı, tuvallerinde durmaksızın kendini doğuran yeni bir gerçeklik katmanı inşa ediyor.






