2026’nın En İyi Filmleri (Şimdilik): Perde Arkasındaki Sihir ve Büyülü Anlar

KömürKazan Dairesi1 saat önce17 Tıklanmalar

Sinema salonlarının o büyüleyici, iyileştirici karanlığına sığınıp perdedeki ışığın peşinden koştuğumuz koskoca altı ayı geride bıraktık. Dönüp arkamıza baktığımızda, 2026 yılının yedinci sanata şimdiden muazzam hediyeler fırlattığını görmek heyecan verici. Vizyon takvimleri kaydı, dijital platformlar ile beyazperde arasındaki savaş kızıştı ama neyse ki hikayelerin o çiğ ve sarsıcı gücü hiç eksilmedi. Bu yılın ilk yarısı; usta yönetmenlerin küllerinden doğduğu, bağımsızların ezber bozduğu ve janr sinemasının sınırları zorladığı vizyoner bir şölene sahne oldu. Lafı hiç uzatmadan, salonlardaki mısır kokusunu ve projeksiyon makinesinin o eski usul tıkırtısını arkamıza alarak, bu yıl vizyonda bizi zihnen ve kalben ele geçiren o unutulmaz filmlerden bahsediyorum.

Song Sung Blue: Hugh Jackman ve Kate Hudson’ın harika kimyasıyla hayat bulan bu yapım, Milwaukee’li sıradan bir evli çiftin Neil Diamond tribute grubuyla şöhret basamaklarını tırmanışını anlatıyor. Ancak bu tatlı seyirci eğlencesinin arkasında, sizi lunaparkta güvensiz bir oyuncağa binmiş gibi sarsacak tekinsiz ve sert hikaye virajları gizli.

Hamnet: Chloé Zhao’nun ellerinde Maggie O’Farrell’ın o muhteşem romanı adeta mitolojik bir ağıta dönüşüyor. Paul Mescal ve Jessie Buckley, bir evlat acısının nasıl Hamlet gibi devasa bir sahne trajedisine dönüştüğünü her bakışlarında iliklerimize kadar hissettiriyor.

28 Years Later: The Bone Temple: Zombi külliyatının en taze ve en vahşi kanı. Ralph Fiennes’ın Iron Maiden’ın The Number of the Beast şarkısı eşliğindeki o akıllara zarar çılgın dansı, sinema salonlarında seyirciyi speaker kolonlarına doğru kafa sallamaya itecek kadar epik ve sarsıcı bir an olarak hafızalara kazınıyor.

The Voice of Hind Rajab: Kaouther Ben Hania’dan yürek burkan, tavizsiz bir belgesel-kurmaca hibridi. Gazze’de bombardıman altında kalan 5 yaşındaki bir çocuğun gerçek ses kaydını merkezine alan film, acil çağrı merkezindeki görevlilerin çaresizliğini ve insani yıkımı ajitasyona kaçmadan yüzümüze vuruyor.

No Other Choice: Park Chan-wook sinemasının o muzip, gaddar ve karanlık dehası tam gaz geri döndü. İşsiz bir matbaa işçisinin istihdam piyasasına kanlı bir dönüş yapmak için rakiplerini tek tek ortadan kaldırmaya karar verdiği film; maskülen krizlerle bezeli, harika bir devlet-toplum satiri.

Primate: Johannes Roberts’tan saf B-filmi çılgınlığı ve katıksız bir eğlence. Evcil bir şempanzenin kontrolden çıkarak etrafı kan gölüne çevirdiği bu kısa, vahşi ve son derece dinamik yaratık gerilimi, gece yarısı sineması tutkunları için tam bir görsel şölen sunuyor.

Hamlet: Riz Ahmed’in o tekinsiz, acı çeken gözleriyle canlandırdığı modern bir Shakespeare yorumu. Aneil Karia’nın yönettiği film, trajediyi pırıltılı saraylardan alıp karanlık ve yozlaşmış bir aile şirketinin entrikalarla dolu klostrofobik dünyasına kusursuzca entegre ediyor.

André Is an Idiot: A24’ün ölümle ve vedalarla yüzleşmeyi gaddar bir samimiyetle ele alan yeni incisi. Ölümcül bir kanser teşhisi alan bir adamın öfkesini ve çevresiyle kurduğu gallows humor (karanlık mizah) bağını klişelerden tamamen uzak, taze bir dille işlemeyi başarıyor.

Twinless: James Sweeney’nin kara komedi, psikolojik gerilim ve melankoliyi bir ip cambazı gibi dengelediği nevrotik bir deneyim. Kuir kimliğin getirdiği o spesifik “tuhaflıklarla” yüzleşen yönetmen, kendi yazdığı ve oynadığı bu filmde izleyiciyi sürekli huzursuz etmeyi seçiyor.

My Father’s Shadow: Nijeryalı yönetmen Akinola Davies Jr.’ın 90’lar Nijeryası’nda geçen, bir babanın uzun süreli yokluğunu ve çocukların büyüme sancılarını işleyen son derece olgun ilk yönetmenlik denemesi. Yokluğun aslında sevginin başka bir formu olup olmadığını sorgulatan, kalbe dokunan zarif bir iş.

It’s Never Over, Jeff Buckley: Amy Berg’in 90’ların o erken kaybedilen ikonik sesine saygıyla yaklaştığı belgeseli. Annesinin ve eski sevgililerinin ilk kez gün yüzüne çıkan samimi anlatımlarıyla Jeff’in Nina Simone ve Judy Garland esintili o kırılgan, dahi vokal aralığının arkasındaki insanı keşfediyoruz.

The President’s Cake: Saddam Hüseyin’in doğum günü için okulu tarafından zorla bir pasta yapmakla görevlendirilen 9 yaşındaki bir çocuğun hikayesi. Malzemelerin peşinde Kahire sokaklarında koştururken, çocukların yetişkinlerden kaçtığı o kaotik anlar, pastanın tadım aşamasında patlayıcı bir finale evriliyor.

Crime 101: Chris Hemsworth ve Barry Keoghan’ın başrolü paylaştığı, usta yönetmen Michael Mann sinemasından ilham alan, yüksek tempolu ve stilize bir soygun gerilimi. Asfaltı ağlatan aksiyon sahneleriyle sinema salonlarında adrenalin dozunu arşa çıkaran tam bir janr sineması örneği.

Man on the Run: Paul McCartney’nin Beatles sonrası kurduğu “Wings” grubuyla şöhreti, aile hayatını ve popüler kültürün o “cool olmayan” dinamiklerini nasıl yeniden inşa ettiğini gösteren, müzik tarihi meraklıları için arşiv niteliğinde büyüleyici bir belgesel.

Fukushima: 2011 nükleer felaketinin ardındaki kurumsal inkarı ve “Fukushima 50” ekibinin o cansiperane, kendini feda eden kahramanlığını an an, nefes kesen röportajlarla aktaran; insan kibrine karşı çekilmiş sarsıcı bir felaket belgeseli.

Wasteman: İngiliz cezaevi sisteminin o çiğ, vahşi ve gaddar gerçekliğini, mahkumların akıllı telefon ekranlarından yansıyan kaçak kayıtlarıyla birleştiren; Shepton Mallet hapishanesinin klostrofobisinde geçen sert ve tavizsiz bir hapishane draması.

The Secret Agent: Kleber Mendonça Filho’nun 1970’ler Brezilya’sının askeri diktatörlük döneminde kaçak bir akademisyenin peşinden gittiği; yolsuzluğu, büyük şehir entrikalarını ve absürt durum komedisini zengin bir roman tadında işleyen muazzam bir dramatik başarı.

If I Had Legs I’d Kick You: Rose Byrne’ün ebeveynlik stresi ve çocuk bakımı kabusuyla deliliğin eşiğine gelen bir terapisticanlandırdığı kapkara bir korku-komedi. Filmde doğaüstü canavarlar yok; neredeyse tamamen yakın plan çekilen Byrne’ün yüzündeki o uykusuz, çaresiz lise anksiyetesi var.

Soul to Soul: 1971’deki o tarihi konserin muazzam bir restorasyonla geri dönüşü. Tina Turner, Wilson Pickett gibi Siyahi Amerikalı yıldızların Akra’da, köklerine döndükleri o tarihi bağımsızlık günü şovunun enerjisi, Siyahi bilincin ve ritmin görkemli bir kutlaması.

Sound of Falling: Mascha Schilinski’den Michael Haneke sinemasını andıran, tek bir Alman çiftlik evinde dört farklı zaman diliminde geçen tekinsiz bir hayalet hikayesi. Kuşaksal günahları, ulusal suçluluk duygusunu ve havada asılı kalan o clammy (nemli) huzursuzluğu kameranın her hareketinde hissediyorsunuz.

The Bride!: Maggie Gyllenhaal’un Bride of Frankenstein’ı tamamen kendine has, deli işi bir vizyonla yeniden yorumladığı; Jessie Buckley’nin o siyah dilli, çılgın canavarın karısına hayat verdiği, Christian Bale’in ise yalnız yaratığı oynadığı Rocky Horror esintili gürültülü bir kara komedi.

Everybody to Kenmure Street: Glasgow’daki sert göçmenlik bürosu baskınına karşı mahalle halkının etten duvar ördüğü o meşhur 2021 direnişini anlatan belgesel; baskıcı polis gücünün, halkın adalet ve dayanışma ısrarıyla nasıl dize getirilebileceğini gösteren ilham verici bir başyapıt.

The Good Boy: Stephen Graham ve Andrea Riseborough’nun,Polonyalı yönetmen Jan Komasa’nın o tekinsiz vizyonunda vahşi birer karaktere dönüştüğü film; suçlu bir genci evcilleştirmek için gaddar yöntemler seçen bir çift üzerinden Kubrickvari distopik tartışmalar açıyor.

Midwinter Break: Ciarán Hinds ve Lesley Manville’in geç orta yaş krizlerini, dini ve kişisel kopuşları muazzam bir oyunculuk resitaliyle sunduğu, Polly Findlay imzalı buruk bir evlilik draması. Manville’in karakterindeki o sessiz kırılma kalbinizi paramparça edecek.

Dead Man’s Wire: Gus Van Sant’ın yönettiği, Al Pacino, Colman Domingo ve Myha’la’nın parıldadığı true-crime gerilimi; 1977’de rehin alınan bir brokerın gerçek, absürt ve yer yer kara mizahın sınırlarında gezinen inanılmaz rehine krizini işliyor.

La Grazia: Paolo Sorrentino’nun vazgeçilmez aktörü Toni Servillo ile yeniden buluştuğu yapım; geçmişteki boş ve kibirli kariyerini sorgulayan bir devlet başkanının yasını, dreamy (rüya gibi) bir melankoli ve şık bir takım elbise estetiğiyle sunan kuru bir İtalyan komedisi.

Pompei: Below the Clouds: Gianfranco Rosi’nin Napoli’yi gri küller altında, yaklaşan bir iklim ve şiddet kıyametine hazırlanan tekinsiz bir mozaik gibi resmettiği belgeseli; geleneksel Akdeniz neşesini reddeden, end-of-days (dünyanın sonu) hissiyatıyla yüklü bir görsel şiir.

Redoubt: Denis Lavant’ın siyah-beyaz bir atmosferde, yaklaşan belirsiz bir felaket için halk sığınağı inşa eden tuhaf bir adamı canlandırdığı film; usta oyuncunun akordeon çalma ve bir tavuğu hipnotize etme yetenekleriyle bezeli, deneysel bir sanat yerleştirmesi uyarlaması.

Two Prosecutors: Sergei Loznitsa’nın bürokratik kötülüğü ve Sovyet devletinin o zombi varoluşunu, tek kamera açılı uzun ve hipnotik sahnelerle işlediği dondurucu bir Stalinist dönem draması. Sisteme meydan okuyanları bir suçluluk virüsüyle enfekte eden karanlık bir fabl.

The Magic Faraway Tree: Enid Blyton’ın çocuk klasiğinin Claire Foy ve Andrew Garfield’lı son derece tatlı, eksantrik, neşeli ve her yaşa hitap eden fantastik aile uyarlaması. Tatil dönemi için sinema salonlarına masum bir neşe ve eksantrik bir İngiliz mizahı üflüyor.

Kim Novak’s Vertigo: Hollywood’un ve erkek egemen sinema sektörünün kadın bedenini, imajını ve davranışlarını nasıl acımasızca şekillendirdiğini 92 yaşındaki Vertigo yıldızının büyüleyici, dürüst ve yer yer sarsıcı röportajıyla sunan intensely personal (aşırı kişisel) bir belgesel.

D Is for Distance: Chris Petit ve Emma Matthews’un, oğullarının epilepsi nöbetlerini durduracak yegane ilaç olan tıbbi keneviri vermeyi reddeden NHS’e (İngiliz sağlık sistemine) karşı kendi hayatlarından yola çıkarak verdikleri o acil, öfkeli ve deneysel hafıza-belgesel mücadelesi.

The Drama: Zendaya ve Robert Pattinson’ın düğün arifesindeki büyük bir itirafla burjuva ahlakını yerle bir ettiği provokatif bir hiciv. Yönetmen Kristoffer Borgli, Amerikan prestij dünyasını hırpalarken Ruben Östlund ve Thomas Vinterberg sinemasının o rahatsız edici dehasından besleniyor.

The Stranger: François Ozon’un Camus’nün ikonik eseri Yabancı‘yı ırk, sömürgecilik ve imparatorluk temalarıyla harmanlayarak günümüze taşıdığı nefis uyarlaması. Meursault, emperyalizmin o merhametsiz ve sinik çarklarının arasında yürüyen eğitimli üst sınıfın korkutucu bir uzantısı olarak karşımıza çıkıyor.

Father Mother Sister Brother: Jim Jarmusch’un Cate Blanchett ve Charlotte Rampling ile bizi ABD, Dublin ve Paris sokaklarında gezdirdiği üç parçalık sinematik şöleni. Büyük patlamalar veya hesaplaşmalar beklemeyin; film ebeveyn-çocuk ilişkilerinin o tatlı tuhaflığını tam bir Zen sadeliğiyle kutluyor.

Miroirs No 3: Christian Petzold’un Paula Beer ile yeniden bir araya geldiği, depresif bir piyanistin yas ve aile disfonksiyonu labirentinde kayboluşunu tekinsiz bir atmosferle işleyen gizemi. Film ucuz bir macabre ters köşeye değil, pozitif ve kurtarıcı bir finale doğru süzülüyor.

Exit 8: Bir banliyö yolcusunun Escher tarzı sonsuz bir metro tünelinde kapana kısılışını anlatan, video oyununa son derece sadık bir psikolojik gerilim. Modern binaların o featureless (özelliksiz) ve anonim “non-places” (yer-olmayan) mimarisinin insanı nasıl hiçleştirdiğini gösteren klostrofobik bir kabus.

Rose of Nevada: Cornish kökenli auteur Mark Jenkin’in selüloit filmin o eski usul fiziksel dokusunu kullanarak çektiği uncanny (tekinsiz) bir hayalet gemi hikayesi. Vanished (ortadan kaybolmuş) bir balıkçı teknesinin geri dönüşü üzerinden kıyı hayatının o sızılı yas ve bellek ritmini peliküle kazıyor.

Ada: My Mother the Architect: Yael Melamede’in ünlü İsrailli mimar annesi Ada Karmi-Melamede’in 80’lerde Columbia Üniversitesi’nde başlayan, New York’taki erkek egemen akademik çevrelerin engellerine takılan ve onu ailesini geride bırakıp İsrail’e dönmeye zorlayan sancılı hayatının aydınlatıcı portresi.

Kokuho: Lee Sang-il’in geleneksel Japon kabuki sanatında kadın rollerini (Onnagata) üstlenen iki genç adamın 50 yıla yayılan o tutkulu rekabet ve kardeşlik bağını ördüğü epik draması. Bir adam uğruna ölene kadar dans eden turnanın öyküsü, filmin koreografik dehasını özetliyor.

Romería: Carla Simón’un kamerayı geniş bir ailenin içine adeta görünmez bir genç gibi yerleştirdiği, ölen babasının geçmişindeki sırları çözmek için İspanya kıyılarına giden genç bir kadının kimlik arayışı. Simón, doğaçlama hissi veren aile sahnelerini mucizevi bir doğallıkla yakalıyor.

Our Land: Orban Wallace’ın toprak sahiplerinin barikatlarına karşı “özgürce dolaşma” (right-to-roam) hakkını savunan aktivistlerin o neşeli, neşeli ve yer yer çılgın eylemlerini büyük ideolojik çatışmalar yerine son derece samimi, insani ve kırsal bir dille aktardığı belgeseli.

The Christophers: Ian McKellen ve Michaela Coel’in yılın en iyi ekran ikilisine dönüştüğü, Steven Soderbergh’in Londra’da geçen suç komedisi. Münzevi bir ressam ile kayıp şaheserleri arayan eski bir sanat öğrencisinin o yüksek tempolu, zeki öyküsü adeta öğle yemeğinden önce dikilen sert bir votka-tonik gibi ferahlatıcı.

Northern Soul: Still Burning: Wigan Casino’nun o amfetamin yüklü sabahlamalarını merkezine alan, Londra’dan bağımsız olarak kendi modasını, dergilerini ve müziğini yaratan o efsanevi underground gençlik hareketinin tutkulu portresi. Gençliğin kendi kendini var ettiği o saf, ticari olmayan döneme saygı duruşu.

Obsession: Curry Barker’ın meşhur YouTube başarısından sonra sinemada büyük lige adım attığı, gerçek aşk dileğinin korkunç bir kabusa dönüştüğü kanlı fantezisi. Modern korku kalıplarını reddeden film, yüzünü 1980’lerin o video kaset dönemi “schlock” ve istismar sinemasına dönüyor.

Eagles of the Republic: Tarik Saleh’in nefes kesen “Kahire Üçlemesi”nin üçüncü halkası. Gözden düşmüş bir film yıldızının askeri hükümet propagandasında oynamaya zorlanışını Billy Wildervari sinik, umutsuz ve yer yer komik bir tonla işleyen, gücün insanı nasıl dönüştürdüğünü gösteren nefis bir yozlaşma gerilimi.

Hen: Macar yönetmen György Pálfi’den sinematik bir mucize. Tamamı tavuklardan oluşan kadrosuyla insan-hayvan ilişkilerini antropomorfik duygusallığa kaçmadan, müthiş bir empati ve hafiflikle anlatan tuhaf, vizyoner ve son derece orijinal bir hayatta kalma parablesi.

Backrooms: 20 yaşındaki dahi Kane Parsons’ın internet efsanesini beyazperdeye taşıdığı klostrofobik A24 korkusu. Chiwetel Ejiofor’un o tekinsiz, yamuk yumuk duran sonsuz sarı odalar labirentinde hafıza ve korkuyla yüzleştiği film, ani sıçramalarla zihninizi darmadağın ediyor.

Tuner: Süper hassas kulaklara sahip bir piyano akortçusunu oynayan Leo Woodall ile usta Dustin Hoffman’ın arasındaki o nahif ve paha biçilemez bağı, gerilim dolu bir kasa hırsızlığı hikayesiyle harmanlayan, Safdie Kardeşler’in en sakin modunu andıran nefis bir seyirlik.

Power Ballad: John Carney’nin Paul Rudd’ın gözden düşmüş düğün şarkıcısı ile Nick Jonas’ın güvensiz eski boyband yıldızını buluşturduğu müzikal komedi; şov dünyasının o acımasız başarı ve başarısızlık ikiliğini, sokak müzisyenlerinin hayallerini kalbe dokunan bir dostluk ve ihanet sarmalıyla işliyor.

Perdeden yansıyan ışık sönüp salonun lambaları yavaşça yanarken, sinemanın 2026’nın ilk yarısında bizi ne kadar zengin, karmaşık ve cesur dünyalarla beslediğini bir kez daha idrak ediyoruz. Ralph Fiennes’ın distopik zombi kaosundaki çılgın dansından, Jim Jarmusch’un o dingin Zen sadeliğine; Gazze’deki küçük bir kızın yürek burkan çığlığından, lise koridorlarındaki ebeveynlik deliliğine kadar beyazperde, insanlığın en parlak ve en karanlık köşelerine ayna tutmaya devam etti. Algoritmaların ve yapay şablonların üretimi tek tipleştirmeye çalıştığı bu dijital çağda, sinema salonlarının o kolektif yalnızlığında kaybolmak şüphesiz hala en büyük sığınağımız. Yılın geri kalanı bize ne getirir bilinmez, ama ilk altı ayın bıraktığı bu muazzam tortu, sinemanın kalbinin hala ne kadar gürültülü ve canlı attığının en büyük kanıtı. Bir sonraki sekansta, yeni bir hikayenin karanlığında buluşana dek; projektörünüzün ışığı hiç sönmesin, sinemayla kalın.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3