Sanatın, bir şehrin ruhunu, toplumsal yaralarını ve bireysel çığlıklarını nasıl yansıtabileceğine inananlardan mısınız? Glasgow’da düzenlenen Glasgow International (GI) festivali, bu yıl David Wojnarowicz’e adanmış sergisiyle, bizi 1980’lerin New York East Village sahnesinin öfkesine, direnişine ve insanlığın kırılganlığına davet ediyor. Wojnarowicz, festivalin en dikkat çekici isimlerinden biri. Adeta bir şairin dizeleri gibi, her bir eser, bir dönemin ruhunu fısıldıyor.
Sanatçı, yazar ve 1980’lerin East Village sahnesinin önemli bir figürü olan David Wojnarowicz’e adanmış bu sergi, resimler, fotoğraflar ve video çalışmaları içeriyor. Sergi, Gürcü teraslı bir evin içinde düzenlenmiş; öyle ki, binanın dokusundaki deliklerden dışarıyı görebiliyorsunuz. Yıkık dökük tuğlaların arasından eğilip baktığınızda, Wojnarowicz’in New York iskelelerinde çizdiği bir inek başı muralının bir reprodüksiyonunu göreceksiniz. En üst katta ise, Wojnarowicz’in eski sevgilisi Peter Hujar’ın ölüm döşeği fotoğrafları, hüzünlü bir duvarı kaplıyor. Yukarı baktığınızda, Wojnarowicz’in 1992’de 37 yaşında ölümüyle yarım kalan bir filmin parçaları, çatlamış tavandan yansıyor. Bu, sadece bir sergi değil, aynı zamanda bir zaman kapsülü, bir anı defteri.
Sanatçının sesi, Itsofomo (In the Shadow of Forward Motion) adlı filmin müziğinden, kutu bir televizyondan yayılarak, kırılgan mimariye nüfuz ediyor. “Her sabah Amerika denen bu öldürme makinesinde uyanıyorum ve kan dolu bir yumurta gibi bu öfkeyi taşıyorum” diye tükürüyor öfkeyle. Bu sözlerin belirli bir bağlamı vardı – AIDS salgını sırasında New York – ancak Wojnarowicz’in onu koruyamayan bir sisteme duyduğu öfke, evrensel bir sembol haline geliyor. Bu, sadece bir sanatçının öfkesi değil, aynı zamanda bir dönemin, bir toplumun çığlığı.
Sergi, sadece Wojnarowicz’in eserleriyle sınırlı kalmıyor. Renèe Helèna Browne’un Flat adlı filmi, Donegal’de geçen, amcasının ineklerle dolu bir çiftlikte yaşam mücadelesini ve evren hakkındaki derslerini konu alıyor. Film, bir yapı malzemeleri skandalı, erkeklik ve evrendeki yerimiz gibi birçok şeyi ele alıyor. Ama özünde, mücadele ve hayatta kalma üzerine bir portre. Tanoa Sasraku’nun Tropical Hardware adlı heykelsi enstalasyonu, askeri kamuflaj renklerinde boyanmış ahşap kasalar ve gazetelerden yapılmış kurşun geçirmez yeleklerle, savaşın tropikal kitsch’ini ve erkekliğin farklı yönlerini keşfediyor. Rehana Zaman’ın Plantation adlı film enstalasyonu, Pakistan ve İskoçya’daki göçmen ve mevsimlik tarım işçilerinin çalışma koşullarını inceliyor. Naeem Mohaiemen’in Through a Mirror Darkly adlı eseri ise, 1970’lerde Jackson State College ve Kent State Üniversitesi’ndeki sivil haklar ve Vietnam savaşı karşıtı protestolarda öğrencilerin vurulmasıyla ilgili arşiv görüntülerini bir araya getiriyor.
Wojnarowicz sergisi, sanatın uğruna savaşmaya değer olduğunu ve risk almaya istekli olanların topluluk ve yoldaşlık aracılığıyla neler başarabileceğini şiddetle hatırlatıyor. GI, ana sergi mekanlarının ötesinde, daha yerel odaklı projeleri de onurlandırıyor. Springburn’ün kuzey mahallesinde, Mandy McIntosh, topluluk üyeleriyle birlikte yapılmış bronz bir rölyef sunuyor. Kinning Park Complex’te ise, merhum Katy Dove’un arşiv ve animasyon filmleri sergileniyor. Rae-Yen Song’un Tua Mak adlı eseri ise, ölüm ve yas üzerine olmasına rağmen, son derece yaşamı onaylayıcı bir eser. Derin deniz canlılarının neon parıltısıyla dalgalanan, devasa, tül gibi sekiz kollu bir yapı, zarif işlemeli ipek kostümler, Pepper’s hayaletlerini taşıyan cam kubbeler ve dev şişme tardigradlarla çevrili. Merkezinde ise, Song ailesinin göletinden gelen canlılarla dolu suyla dolu bir vitrin ve festival boyunca performanslarda kullanılacak maskeler bulunuyor.
Glasgow International, 21 Haziran’a kadar çeşitli mekanlarda görülebilir. Bu festival, bize sanatın sadece bir estetik deneyim olmadığını, aynı zamanda bir direniş biçimi, bir toplumsal eleştiri ve bir umut kaynağı olduğunu hatırlatıyor. Belki de bu festivalden ayrılırken, kendi içimizdeki öfkeyi sanata dönüştürmenin yollarını bulacağız.