Sanatın, bazen en iyi niyetlerle bile, kendi mesajını nasıl gölgeleyebileceğine şahit olmak ister misiniz? Londra’daki Barbican’da sergilenen Project a Black Planet başlıklı sergi, Panafrika’nın ütopik hayallerini sanat aracılığıyla keşfetmeyi amaçlarken, ne yazık ki kuramsal bir girdabın içinde kayboluyor. Sergi, “şarkı söylemesi gereken yerde kasvetli akademik teori kusuyor.” Adeta bir orkestra şefinin, enstrümanları konuşturmak yerine, onlara sürekli ders vermesi gibi…
Serginin en güçlü yanlarından biri, şüphesiz Lynette Yiadom-Boakye’nin eserleri. O, büyük bir romancının hayal gücüne sahip bir ressam. Kurgusal karakterleri, portreler yerine, çağdaş yaşamın ironileriyle dolu, dağınık yörüngelerde ilerleyen insanlar olarak resmediyor. Yeni tablolarında, beyaz duvarlı bir odada, genç modern figürleri ile Afrikalı yaşlıların, idealize edilmiş ataların kasvetli resimleri arasında gerilimli bir ilişki kuruyor. Bu eserler, diaspora deneyiminin büyüleyici, bitmemiş, epik bir hikayesini oluşturuyor. Genç çağdaşlar, o asil figürlerle bağlantı kurup Afrika’ya geri dönebilirler mi? Yoksa bunu istiyorlar mı? Şair Aimé Césaire’in sorduğu gibi: “Ben kimim? Biz kimiz? Bu beyaz dünyada biz neyiz?”
Négritude hareketinin ve Panafrikanizm’in sanatsal başlangıç noktalarını ele alan sergi, küratörlerin “Panafrika, vaat edilmiş topraklar… felsefi bir sorgulama alanı” olarak tanımladığı bir kavramı ortaya koyuyor. Ancak Jones’a göre, sergi bu potansiyeli tam olarak kullanamıyor. Her bölüm bir deneme gibi çerçevelenmiş, sanat eserleri bir argümanı açıklamak için seçilmiş. Bu durum, serginin sanatsal bir yetenekle bir araya getirilmesi gereken politik bir büyü yerine, ağır bir düzyazıya dönüşmesine neden oluyor. Hayal gücünün kanatlarında Panafrika’ya götürmek yerine, sürekli akademik yankı konumlandırma makinelerini yeniden kalibre etmek için duruyorlar.
Sonuç olarak, 20. yüzyıl ortası heykeltıraş Ronald Moody’den Marlene Dumas’ın bir tablosuna, Do the Right Thing filminin afişine kadar uzanan devasa sanat karışımı, tutarsız, çoğu zaman sıkıcı bir karmaşaya dönüşüyor. Ve daha da kötüsü var: sergi, Panafrika etrafındaki teorik düşüncelere o kadar kapılmış ki, Afrika’yı gözden kaçırıyor. Bu ütopik hayali kıta inşa edilirken, Afrika’da ve dünya genelindeki Afrikalı kökenli insanlara ne oluyordu, merak ediyorsunuz. Katalogda bile açıkça soruluyor: “Peki ya Afrika bir yer veya bir figür değil de, bir zihin durumu veya bir dizi pratik olsaydı?” Bu, milyonlarca insanın bir soyutlamaya indirgenmesi anlamına geliyor. Sergi, bu tür teorik fantezilere ne kadar çok kayarsa, o kadar az heyecan verici veya sürükleyici oluyor.
Büyük fikirlerden uzaklaşan, hayata geri dönen sanatçılara çekiliyorsunuz. Claudette Johnson’ın portreleri, kendisini ve başkalarını tam bir netlikle ele almasıyla öne çıkıyor: bir otoportre, onu neredeyse atletik bir pozda, öfkesini içinde tutan, yüklü ve elektrikli bir şekilde yakalıyor: güzelce gerçek. Bir diğer sürükleyici eser ise Liz Johnson Artur’un onlarca yıllık Siyah Londra yaşamını anlatan videosu; protestoların, pazarların, müziğin ve mizahın ham ve büyüleyici bir montajı. O, dürüst görsel raporlama aracılığıyla sizi yakalıyor.
Project a Black Planet, 11 Haziran – 6 Eylül tarihleri arasında Barbican, Londra’da görülebilir. Bu sergi, bize sanatın sadece bir fikirler yığını olmadığını, aynı zamanda bir duygu, bir deneyim ve bir yaşam biçimi olduğunu hatırlatıyor. Belki de bu sergiden ayrılırken, teorinin ötesine geçip, sanatın gerçek çığlığına kulak vermeyi öğreneceğiz.