
Yamamoto Keiko Rochaix, Londra • 5 Haziran – 6 Ağustos 2026
1969 yılının o boğucu yazında, babasının ölümünün hemen ardından zihninin ipleri tamamen kopan genç bir kadın, Oxford’daki bir psikiyatri kliniğinin kapalı koğuşuna kapatıldı. Haftalarca ECT tedavileri, ağır uyku kürleri ve derin izolasyonla hırpalandı. Fakat onu hayatı boyunca en çok sarsan şey, kafasının içinde dönen o tekinsiz fırtınalar değil, iyileşme sürecindeki o sağır edici sessizlik oldu: Tek bir doktor bile karşısına geçip gerçekte ne yaşadığını, ne hissettiğini konuşmaya yeltenmedi.
O kadın, Slade School of Art mezunu ressam Yvonne Mabs Francis’ti. Klinik kapısından çıktıktan sonra tam 11 yıl boyunca eline fırça alamadı. Otuz yıl sonra, 1999’da nihayet o karanlık yazı resmetmeye başladığında ise tek bir amansız amacı vardı: Ne tıp dünyasının ne de toplumun bir türlü anlamak istemediği o psikoz halini görünür, sıradan ve en önemlisi hayatta kalınabilir kılmak.
Geçtiğimiz yıl (2025) seksen yaşında aramızdan ayrılan Francis’in bu sarsıcı mücadelesi, Londra Goulston Street’teki Yamamoto Keiko Rochaix galerisinde açılan Breakdown sergisiyle ilk kez ticari bir alanda tek başına izleyiciyle buluşuyor. Carol Maund küratörlüğünde hazırlanan ve Londra Gallery Weekend kapsamında da öne çıkan bu solo gösterim, sadece gecikmiş bir itibar teslimi değil; bugün hâlâ halı altına süpürmeye çalıştığımız zihinsel yaralara indirilen çiğ bir darbe.
Galerinin giriş katına adım attığınızda, Francis’in hayatının son büyük resim serisinden fırlayan o aşırı canlı, doygun renkler ve devasa boyutlu tuvaller sizi adeta ablukaya alıyor. Buradaki her bir eser, zihinsel bir çöküşün, kontrolü kaybetmenin plastik birer haritası.
The Electric Bed (circa 2000): Hastane odasındaki o mekanik ve tıbbi şiddetin sızısı.
The Bodily Time Machine (2001): Zamanın ve mekânın büküldüğü o akıl dışı ara bölge.
The Impossibility of Being in the Brain of Someone Living (2003): Başka bir zihne sızmanın o mutlak imkânsızlığı.
Bu isimler süslü birer entelektüel metafor değil; akıl hastanesinin o kilitli kapıları ardında yaşanan zihinsel cehennemin aşamaları. Francis, kafasının içindeki iblislerle ve saplantılı düşüncelerle yaratıcılığın o vahşi gücünü kullanarak hesaplaşıyor. Deliliği romantize etmek ya da evcilleştirmek yerine, onun en saf anatomisini gözler önüne seriyor.
Merdivenlerden galerinin alt katına indiğinizde ise bambaşka, daha sinsi bir tekinsizlik karşılıyor sizi. Bu defa dev tuvallerin yerini, rüya benzeri, dünya dışı fantastik manzaraların içine hapsedilmiş kadın figürlerinin incecik siyah-beyaz ve renkli çizimleri alıyor. Resimlerin arasında kuşlar, çiçekler ve balıklar uçuşurken; bu kırılgan doğa motiflerinin arasına aniden kurukafalar, kemik iskeletleri ve anne karnındaki cenin pozisyonunda büzüşmüş, uzuvları gövdesine sıkışmış bebekler sızıyor. Francis’in kendi moda tasarımı geçmişine göz kırpan o şık, kusursuz kıyafetler içindeki güçlü kadın karakterlerin neredeyse tamamı, aslında gizli birer esaretin sembolünü taşıyor. Yatak benzeri yapılara zincirlenmiş bedenler, kadınların bellerindeki kemerlerden sarkan tekinsiz gardiyan anahtarları ve kadını dış dünyadan bütünüyle izole eden, adeta bir fanus şeklini almış elbiseler… Güzelliğin ve zarafetin, bir sınırlama ve delilik kapatılmasıyla nasıl yan yana yaşayabileceğini gösteren muazzam bir tezat bu.
Yvonne Mabs Francis, yarım asır önce tıp profesyonellerinin ve kurumsal sistemin derin bir sessizlikle geçiştirmeye çalıştığı o delilik deneyimini, boyanın ve çizginin diliyle zamanı bükerek bugüne fırlatıyor. Bu sergi, sadece trajik bir sanatçı biyografisi değil; zihnin kırılma noktalarında yaratıcı emeğin nasıl radikal bir hayatta kalma kalkanına dönüşebileceğinin en saf belgesi. Ağustos başına kadar Londra’da olanların bu tekinsiz ama şifalı odaya mutlaka uğraması gerekiyor.






