
Alman resim sahnesinin önde gelen isimlerinden Matthias Weischer (d. 1973), son 20 yılın ardından Londra’daki ilk kişisel sergisi ‘Off Target’ ile GRIMM’in yeni mekânı olan 43a Duke Street’te izleyicilerle buluşuyor.
Leipzig Okulu’nun en tanınmış sanatçılarından biri olan Weischer, iç mekân sahneleriyle izleyicinin mekân algısını zorlamasıyla biliniyor. Bu yeni eserler, stüdyosunu hareket noktası olarak kullanarak yarattığı, incelikle kurgulanmış ve gizemli atmosferler sunuyor.
Weischer’in tablolarındaki iç mekânlar, insan varlığının uçucu bir izlenimini taşıyor. Her bir oda, zamanda asılı kalmış bir anı yakalıyor. Az sayıdaki mobilya ve küçük yıpranma izleri, boşluk ve terk edilmişlik hissini uyandırıyor. Bu atmosfer, sanatçının 17. yüzyıl Hollanda ustaları ve İtalyan Rönesansı’nın iç mekân tasvirlerine olan derin ilgisinden besleniyor.
Örneğin, bir tabloda, alçak bir taburenin kenarına tünemiş, kucağındaki kitaptan bir şeyler okuyan bir kadın figürü görüyoruz. Arka plandan, tuvalin kenarından sızan dolambaçlı yapraklara sahip uzun bir bitki ve duvarda asılı resimler, sanatçının eserlerinde sürekli tekrarlanan objeler olarak karşımıza çıkıyor.

Weischer, zamanla biriken sayısız katmandan oluşan kalın ve zengin yüzey dokusuyla tanınıyor. Son dönemde ise, İtalyan resim tarihini anımsatan sıcak, pastel tonlardan oluşan paletiyle birlikte yumurta temperası kullanmaya başladı. Temperanın düzlüğü ve hafifliği, fresklerin sıva yüzeyine benzer bir etki yaratıyor.
Sanatçının tuval üzerindeki yoğun çalışma ve yeniden çalışma süreci, yüzeylerde açıkça görülüyor. Yağlı boya ve tempera ile uygulanan katmanların altında, sıklıkla kazınmış veya zımparalanmış alanlar bulunuyor. Bu, tuval üzerinde bir tür entropi (düzensizliğe eğilim) meydana geldiğini düşündürüyor ve tasvir edilen ortamlardaki zamanın geçişi hissine katkıda bulunuyor.

Weischer, sahnelerindeki farklı nesnelerin divergent ufuk çizgilerine ve kaybolma noktalarına tabi olduğu manipülatif bir perspektif kullanıyor. Bu durum, mekân içindeki resimlerin tekrarlanan varlığıyla birleşerek, izleyicide yadırgatıcı bir duygu yaratıyor ve boyutların karmaşık bir şekilde iç içe geçtiği yönelim bozukluğu hissi uyandırıyor.
Sanatçı, çalışma sürecinin bir parçası olarak sıklıkla stüdyosunda ortamlar düzenliyor ve bu terk edilmiş sahnelere bir oyunun son perdesi oynanmış ve herkes sahneyi terk etmiş izlenimi veriyor. Bu sahnelerdeki nesneler, hem birer pervane hem de birer karakter işlevi görüyor. Weischer’ın pratiğinin özü, boşluk ve detay arasındaki narin dengeye dayanıyor.






