
Bir müzenin sessiz koridorlarında altın çerçeveli bir tablonun önünde durduğumuzda, tuale bakarken çoğu zaman sadece estetik bir uyum görürüz. Oysa İngiliz tarihçi Simon Schama, BBC yapımı sekiz bölümlük belgesel serisi “The Power of Art” ile bu steril müze algısını tamamen yerle bir ediyor. Schama için resim; steril bir estetik nesne değil, panik, öfke, borç harç, suçluluk ve varoluşsal krizlerin ortasında verilen bir hayatta kalma mücadelesidir.
Seri, Caravaggio’dan Mark Rothko’ya uzanan kronolojik hatta sekiz büyük sanatçının hayatındaki o tek ve geri dönülemez kırılma anına odaklanıyor. Schama’nın anlatısında her eser, yaratıcısının ruhundaki bir depremin ve yaşadığı çağın fay hatlarının tuale yansıyan izlerini taşıyor.
Kan, Suç ve Fırça Sapındaki Delilik
Schama’nın serisindeki sanatçılar, kitaplarda anlatılan o ulaşılamaz dehalar değil; zaafları, yaraları ve saplantıları olan tekinsiz figürler. Caravaggio bölümü, sanatçının 1606’da Ranuccio Tomassoni’yi öldürüp hakkında idam kararı çıkarılmasının ardından Napoli, Malta ve Sicilya üçgeninde sürdürdüğü kaçış hikâyesiyle başlar. Goliath’ın Kesik Başı tablosundaki devin yüzü, Caravaggio’nun kendi son otoportresinden başkası değildir; bağışlanma arayan kaçak bir katilin tuale bıraktığı son çığlıktır. Paul Popplewell’in Caravaggio’ya, Andy Serkis’in ise Van Gogh’a hayat verdiği canlandırmalar, belgesele neredeyse klostrofobik bir dramatik derinlik kazandırır.
Jacques-Louis David’in yüzündeki yaradan kaynaklanan konuşma güçlüğünün onun hırsını nasıl bilediğini gösteren sahneler ya da Van Gogh’un deliliğe pasif bir teslimiyetle değil, nöbetlerin arasında tuale fırça darbeleri savurarak direndiğini anlatan anlatı; seriyi bir sanat tarihi dersinden çıkarıp insani bir dramaya dönüştürür. Schama’ya göre Van Gogh’un Buğday Tarlası ve Kargalar resmi, modern sanatın başladığı o ilk patlama anıdır.
Four Seasons’tan Tate’in Sessizliğine: Rothko’nun Trajedisi
Serinin kuşkusuz en sarsıcı bölümü, Mark Rothko’ya ayrılan finaldir. New York’un ultra lüks Four Seasons restoranı için astronomik bir rakama devasa panolar yapmayı kabul eden Rothko, zenginlerin yemek yerken bakacağı dekoratif işler üretmeyi kendine yediremez. Siparişten çekilir, parayı iade eder ve Black on Maroon serisini Tate Modern’e bağışlar.
Allan Corduner’in canlandırmasıyla zihnimize kazınan bu süreç, trajik bir zamanlamayla noktalanır: Tabloların Londra’ya ulaştığı 25 Şubat 1970 günü, Rothko New York’taki atölyesinde intihar etmiş olarak bulunur. Schama, henüz 20 yaşındayken Tate’te yanlış bir kapıdan girip bu klostrofobik Rothko odasıyla karşılaştığı o ilk anı anlatırken, izleyiciyi de tualin o koyu kırmızılıklarında kaybolmaya davet eder.
Aksiyon Sineması mı, Sanat Tarihi mi?
Seri yayımlandığı dönemde eleştirmenleri ikiye böldü. Kimileri anlatıyı fazla dramatik ve temposu yüksek bularak “Sanatın Rock ‘n’ Roll Yılları” eleştirisi getirdi; kimileri ise Rembrandt ve Picasso bölümlerinin diğerlerinin yanında daha sönük kaldığını savundu. Akademik çevreler bazı canlandırma sahnelerini abartılı bulsa da Schama’nın popüler dille derinlikli analizi birleştiren üslubu, geniş kitlelerin sanatla kurduğu bağı kökten değiştirdi.
“The Power of Art”, tarihsel tarihleri ve teknik terimleri ezberletmek yerine, o efsanevi tabloların arkasındaki uykusuz geceleri, tutulan yasları ve atölyelerdeki yalnızlığı hissettiriyor. Bir sonraki sefer müzede dev bir başyapıtın karşısına geçtiğinizde kendinize şu soruyu sormanız kaçınılmaz hale geliyor: Bu resim, hangi krizin ortasında doğdu?






