Süper kahraman evrenleri, 2026’da daha seçici ama daha iddialı projelerle sinemaseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Marvel ve DC, son yıllarda yaşanan gişe yorgunluğunun ardından, artık sayıya değil, hikâye gücüne ve tematik çeşitliliğe odaklanıyor. Yeni yılda yalnızca dört büyük yapım onaylandı; ama her biri kendi evreninin önemli yapı taşlarını barındırıyor.
Hikaye 2018 yılında, New Yorklu sanatçı Archie Rand’ın (d. 1949), Barok ressam Francisco de Zurbarán’ın meşhur “Yakup ve On İki Oğlu” serisini görmesiyle başlıyor. Zurbarán, Yakup Peygamberin 12 oğlunu, her birinin kaderini simgeleyen nesnelerle resmetmişti. Rand bu seriden etkileniyor ama “itaatsiz bir oğul” olarak kendi kurallarını koyuyor: Babayı (Yakup’u) seriden atıyor. Geriye sadece oğullar kalıyor.
Zaman düz bir çizgi midir, yoksa bir ritim mi? Deniz Doğruyol, bu sergide zamanı kronolojik bir cetvel gibi kullanmayı reddediyor. Bunun yerine, eski ve yeni işlerini bir DJ gibi "miksliyor".
İki sanatçı, iki farklı yaklaşım ama tek bir ortak duygu: “Tam olarak kavranamayan, sürekli ertelenen bir hikaye.”
Pentagram’dan solo işlerine uzanan yolculuğunun ardından Demir Demirkan’ı bu kez edebiyatta yakalıyoruz: Kara Karga’dan çıkan “Zamanda Saklı”, dört ciltlik “Sandık Hikâyeleri” serisinin ilk romanı. Demirkan, üniversite yıllarından beri süren yazıyla bağını, şarkı sözünden uzun forma geçiş arzusunu ve “okurun kulağına fısıldayan” anlatı arayışını anlatıyor. Serinin kalbinde herkesi başka bir eşiğe taşıyan büyülü bir sandık var; ilk kitap “aşk”ı cinsel çerçevenin ötesine, özgürleştirici bir ruhsal deneyim olarak okuyor. Ve evet: 4 kitap – 4 albüm; “Zamanda Saklı”nın müzikleri yolda.
Gazeteci-yazar Ali Deniz Uslu ile şiirin neden yazıldığından (“yaşayamadığı için, nefes alamadığı için…”) bugün hâlâ aynı sebeplerle yazmaya devam edişine uzanan samimi bir sohbet. Uslu, “yazı”yı hayata ve zamana karşı bir sığınak/zırh, şiiri ise mürekkeple değil “kanla” yazılan, ticari stratejilere sığmayan saf bir hakikat olarak anlatıyor. Bu bölümde: Neden yazarız? Hızlı tüketen çağda “şimdi”yi ıskalamamak ve kendini korumak için yazmak. Müzik ve kitaplar: İstanbul müzik sahnesi üzerine yüksek lisans çalışmasının ona yetmesi; şimdilik müzik kitabı planı yok ama “belki” kapısı aralık. Şiire bağlılık: Şiirin rafine sertliği, kırılganlığı ve yalnız şairi ilgilendiren doğası. Kitap adlarındaki hayvanlar: Asfalt Yengeci, Fil Düşüşü, Karganın Duyduğu… Hepsi metin içinden; karganın zekâsı, filin hafızası/kırılganlığı, beton dünyaya çığlık ve “Martıların Çocukluğu”yla yitirdiğimiz İstanbul’a selam.
YouTube’un son dönemde en çok konuşulan formatı **“İtiraf Et”**in mutfağındayız: Tolga Üyken, Metin Pıhlıs, Batuhan Soyaslan ve Hilmi Deler’in Çok Güzel Hareketler 2 günlerinden başlayan dostluğu; geceleri Counter-Strike sohbetlerinden Cetto Medya Yazar Evi’ne ve oradan sahneye uzanan yolculuk. Eser Yenenler’in “İtiraf Kutusu” fikrinden ilhamla doğaçlama canlandırma fikri nasıl bir turne şovuna dönüştü? Bölüm, itirafların yayın onayı süreçlerinden “vazgeçildiğinde” 1 saatlik kaydın 10 dakikasını çöpe atmanın bedeline kadar perde arkasını anlatıyor.
Antimatter’ın 25. yılında Mick Moss’la derin bir söyleşi: turnede otomatik pilotu bozan, arşivden çıkarılan nadir parçalarla kurduğu yeni set; 26 Şubat İstanbul, 27 Şubat Ankara öncesi sahne/kulis notları. Moss, üç diskten oluşan **“Parallel Matter”**ı anlatıyor: elektriğin akustiğe, akustiğin elektriğe döndüğü yeni versiyonlar, remiksler, canlılar ve 1995–99 ev kayıtlarını toplayan “Prototapes”. Anathema teklifini neden reddetti? Antimatter’ı bir terapiye dönüştüren karanlık yıllar, borç sarmalı, “Leaving Eden” kırılma anı… Müziğini Soen/Katatonia benzetmelerinden ziyade 60’lar sonu–90’lar prog, synthpop, new wave, grunge karması olarak görmesi; yeni projeler (Sleeping Pulse, The End of Empathy) ve **“Fold”**un arka hikâyesi de bölümde. Dinleyin: hayatta kalmanın, şarkı yazmanın ve yeniden başlamanın anatomisi.
ENKA Sanat’ın “Daha iyi bir gelecek için gençlerle sanat” mottolu ENKA Sahne projesi 5. yılını kutluyor. Bu bölümde, danışma kurulundan Fazıl Say, Cihat Aşkın, Efdal Altun, Gökhan Aybulus, Mehmet Girgin ve Dilbağ Tokay’ın gözünden seçilen genç yıldızları dinliyoruz: Derin Zehra Erdem, Emre Salalı, İdil Dündar, Alya Atav, Hasan Minalay, Efe Erşahin ve Mina İrican. Yetenek, disiplin ve sahne ışığına dair değerlendirmeler; prova hikâyeleri ve repertuvar ipuçları bizde. Gala, 16 Mart Pazar ENKA Oditoryumu’nda; performans kaydı 22 Nisan Salı ENKA Sanat YouTube’da. Klasik müziğin geleceğine yakından bakmak ve gençlerin ilk büyük adımlarına tanıklık etmek için kulak verin.
“Bir Apaçi Masalı”yla tanındığımız Angutyus mikrofonumuzda. Uzun sessizliğin ardında İstanbul–Kapadokya–Cunda arasında, sırt çantasıyla yürüyen bir hayat var; kalemse hep açıktaydı. Yeni roman “İllet” (Kara Karga), kot kumlama yüzünden sağlığını yitiren görünmez emekçilerin hikâyesi: 7 yıllık araştırma, hekim bir sevgilinin açtığı kapılar ve birebir tanıklıklarla büyüyen bir yara. Angutyus’la Fatih Akdere’nin ayrıldığı noktalar, yaşla gelen değişim, “bağıra çağıra” değil içerden anlatmanın ısrarı… Neden dizi/film olmadı; sansürlü taleplerle uyuşmazlıklar. “Apaçi Masalı”nın Kristina’yla başlayıp bittiğini, çekmecedeki binlerce mektubu, yazmayı bir terapi olarak görmesini konuşuyoruz. Keskin mizah, kaba gerçek ve şefkat aynı cümlede buluşuyor. Dinleyin; “usul usul” yürüyen bir anlatının içinden geçin ve sorularınızı bize bırakın.
“Bağıramam” diyen, kendi temposunda yürüyen Beatmucit Ceyhuni mikrofonda. Sessizliğin ardından bir ayda üç parça: neden şimdi? Üretimi ego için değil doyum için; şarkılar önce dört duvara, sonra gönüllere gidiyor. “Vefasız Robot”ta mesele teknoloji değil: vefasız olan robot değil, insan—silahı yapan akıl. Daha sık yayın olacak; plan yok ama onu hissedenlere karşı daha çok sorumluluk var. Konser? Türkiye’ye ara ara gelecek; sahneye ihtiyacı olanlar çıksın, toz ses tellerine iyi gelmiyor. Bu müzik geç ulaşıyor çünkü algoritma değil gönül arıyor; gönle geç ulaşılır ama iz bırakır. “Patlama” beklentisine cevabı net: meşhur olmak için sebep bulmadım; kalabalıkta ıslık çalıyorum, herkes duymayabilir—ben bağımsızım, türküm gitsin isterim. Bu bölümde yeni şarkıların yapım hikâyeleri, ironinin ve acının aynı dizede buluşması ve bundan sonra geleceklerin ipuçları var.
İletişim’den çıkan ve ilk baskısı hızla tükenen “Nesrin Sipahi Kitabı”nı yazarı Murat Beşer’le konuşuyoruz: 2016’daki bir TV kulisinde başlayan tanışmadan, Teşvikiye’de yaklaşık bir buçuk yıl süren çarşamba buluşmalarına ve notların canlı bir anlatıya dönüşmesine uzanan süreç. Bölümde; Varlık Vergisi yıllarının mahalle hayatında açtığı yaralar, 13 yaşında Ermeni komşusunun teşvikiyle başlayan eğitim, Ankara Radyosu’nda Zeki Müren’le kesişen yollar ve gazino kültürünün hem sömürü hem parıltı barındıran yapısı var. Sipahi’yi ayrıştıranlar: radyoda yoğrulmuş disiplin, türler arası zengin repertuvar, sahnede kusursuz icra ve her şarkıya uygun ruh; 1961 yılbaşı gecesi sekiz programa koştuğu yoğun tempo… “Sahnelerin, radyoların ve plakların hanımefendisi”ni tanıkların dili ve arşivlerle yeniden hatırlamak isteyenlere güçlü bir rehber. Dinledikten sonra sorularınızı ve anılarınızı paylaşın.
Arabesk-pop tınıların dikkat çeken ismi DOU, Warner Music Türkiye etiketiyle çıkan **“Sar Beni”**nin mutfağını ve duygusunu anlatıyor. Bu kez sahnede bağıran değil, daha melodik ve “yumuşak” bir vokal tercih; söz–müzik Mert Yenihayat’la ortak, düzenleme her zamanki gibi Can Atayılmazdan. Şarkının özünde ilişkilerde “sucu üstlenme” ve koruma içgüdüsü var: “Kaybım senin kirpiğin olacağına benim ömrüm olsun.” Tüm enstrümanlar canlı; orta bölüm 2000’lerin başı hissi verirken canlı ud parçayı ısıtıyor. Nakaratlarda copy-paste yok; her tekrar duygu yükseliyor, finalde davul-bas yürüyüşleri ve Fatih Ülker’in gitarıyla tırmanan bir climax var. DOU’nun en sevdiği detay mı? İlk dinleyişte “zaten tanıdık” gelen o sıcaklık. Bölümde yapım notları, kayıt anekdotları ve sahne planları da var; dinleyin, duyguyu paylaşın.
Kayra’yla taşınmalar ve yoğun konser temposu arasında gelen “Ölüler Parkı Fanzin”in hikâyesini konuşuyoruz: çoğu, kızı Rüya 2 yaşındayken yazılmış; beklentisiz denemelerden doğan, farklı hatları bir seri içinde buluşturan şarkılar. 2025’te seriyi tamamlama planı, “Basit Birer Tesadüf” istisnası ve üretimde kaygısızlık… Nisan’da başlayan zor bir şarkı, “sıkışmışlıkla yazma” hâlinin itici gücü; alt yaş sınırı olmayan ilk konserin coşkusu ve bitmeyen sahne enerjisi. Kayra, hızlanan üretimin kaynağını şöhrette değil, dinleyiciyle kurduğu uzun soluklu bağda görüyor; şarkıların zor zamanlarda yoldaş olmasına minnet duyuyor. Kızının “çocuklar için şarkı yap” çağrısından yeni fikirler, fanzin serisinden taze parçalar ve stüdyo notları bu bölümde. Dinledikten sonra sorularınızı yazın; sohbeti birlikte büyütelim.
Övünç Dan’la (Kana Kana) yeni EP’si **“Cinema Inferno”**nun hikâyesine dalıyoruz: ikinci albüm üzerinde çalışırken konseptle çatışan kimi şarkıların bir araya gelip “kendi kendini doğurduğu” bu kayıt nasıl şekillendi? İsmin, Nuovo Cinema Paradiso’ya selam duran bir sinema aşkından doğuşunu ve EP’nin omurgasını oluşturan görsel evreni konuşuyoruz: Messiah of Evil’dan kurgulanan klip, Vampyr’a uzanan kapaklar ve Night Tide referanslarıyla kurulan gotik sinema hattı. “Korkmam Artık Ben Karanlıktan”da Özge Fışkınla buluşmanın öyküsü; 2000’lerin başından gelen “Fobi Şarkı”nın nihayet sesini bulması, “telli turnalar” dokunuşu ve iki Yeni Türkü hayranının kişisel anı… Öte yandan ikinci Kana Kana albümünün neredeyse tamamlandığı, **“Ölüler Hariç”**in doğal devamı olarak kurgulandığı bilgisi ilk kez bu bölümde detaylanıyor.
Alt Kültür Fest’e günler kala Brano Jakubovic ile kısacık ama yoğun bir sohbet: 24 Ağustos’ta Sattas, Second ve Baba Zula’yla aynı sahneyi paylaşacak Dubioza Kolektiv’in turne hayatı, yazı defterlerinden doğan kitabı ve 2003’ten bugüne uzanan direnci. Brano, sahnenin neden hâlâ en büyük adrenalini olduğunu, babasını kaybettikten ve pandemide kapanmalar sırasında yazının nasıl bir terapiye dönüştüğünü anlatıyor. Grubun gelecek on yıl için yeni projeleri, üretimin “zor ama güzel” serüveni ve Balkan ruhunun ska, punk, reggae, hip hop ve elektronikle harmanında ilhamın artık müzikten çok insan hikâyelerinden geldiği fikri bu bölümün omurgası. Fest öncesi nabız, kulisten anekdotlar ve set hissi burada. Dinledikten sonra düşüncelerinizi paylaşın; KüçükÇiftlik Park’ta buluşalım.
Alt Kültür Fest haftası yaklaşırken Second’la hızlı ama derin bir sohbet: sahne enerjisi, “Luddite”ın çıkış tarihi ve albümün ruhunu besleyen modern zaman yorgunluğu. Grup, her şey yolunda giderse Ekim’de, olmazsa Kasım’da yayımlanacak yeni albümde 10+ şarkı ve olası sürpriz iş birlikleri vaat ediyor. “Luddite”, 1800’lerin makine karşıtı hareketinden bugünün insanın görünmezleşmesine uzanan bir refleks; öfke, kırgınlık ve kafa karışıklığı albümün damarında. Fest öncesi prova notları, setlist ipuçları ve stüdyo anekdotları da masada. Dinlerken Second’ın sahneye çıkmadan önceki nabzını, yeni sound’un yönünü ve iş birliği ihtimallerini keşfedeceksiniz. Bölüm sonunda sorularınızı ve favori Second anlarınızı bize yazın; Alt Kültür’de görüşürüz.
Mikrofonda Sattas’tan Batu Kurnaz var: yeni single “Çıplak Kral”ın hikâyesini, Alt Kültür Fest hazırlıklarını ve Sattas’ın Türkiye’de reggae’yi nasıl köklendirdiğini konuşuyoruz. Dört yıl önce yazılan parçanın, baskılar ve kısıtlamalara karşı el ele dayanışmayı anlattığını; adının “Kral çıplak” demek yerine düzenin çürümüşlüğünü yeniden vurgulamak için seçildiğini ve yayımdaki gecikmenin başka üretimlere öncelik vermekten kaynaklandığını dinleyeceksiniz. Batu, reggae’yi Anadolu’nun duygularıyla harmanlamanın zorluklarını ve açtığı kapıları anlatıyor; Montreal Caz Fest’ten Abidjan Reggae Fest’e uzanan yolculukta evrensel bir grubun sahne anılarını paylaşıyor. Alt Kültür’de Baba Zula’yla dostluk, Dubioza Kolektiv’i izleme heyecanı ve Second’la aynı sahneyi paylaşmanın keyfi de masada. Bölümün sonunda yeni şarkılar ve yakın plan planlar var. Abone olmayı, düşüncelerinizi ve favori Sattas anlarınızı bize yazmayı unutmayın.
Bosphorus Open Air Metal Fest’in hemen ardından mikrofonda Galder! Dimmu Borgir’deki yıllarını ve Old Man’s Child’ın uzun aradan sonra dönüşünü konuştuk. Neden şimdi? Çünkü ara ilhamın bitmesi değil, zamanlama meselesiydi. Sahnedeki kadro yine session ama tanıdık yüzlerle kurulu. Yolda olan yeni albüm, OMC’nin karanlık-melodik-atmosferik özünü korurken bugünün Galder’inden taze bir perspektif taşıyor; yeniden keşif değil, özüyle tutarlı ilerleyiş. Yüksek beklenti ve baskıya karşı tek pusula: dürüst müzik. Century Media dönemi saygıyla anılırken, bu kez farklı bir yayın yolu tercih ediliyor. Dimmu Borgir’den ayrılık bir veda değil; kalbe en yakına, OMC’ye dönüş. Zorlu yıllara rağmen “ölmeyi reddeden” bir projenin hikâyesini dinleyin. Bölüm sonrası yorumlarınızı bırakın; yeni sayfayı birlikte açalım.






