Londra merkezli sanatçı Catherine Long’un şehre ve Huxley-Parlour Gallery'e merhaba dediği ilk solo sergisi olan "After The Fire", soyutlamayı sadece görsel bir temsil değil, "bedenlenmiş bir karşılaşma" (embodied encounter) olarak yeniden kurguluyor. Sanatçının çağdaş dans eğitimi ve devam eden somatik pratiğiyle şekillenen bu eserler, tuvali adeta koreografik bir alan, ritim ve yerçekiminin aktif bir sahası olarak ele alıyor.
Mine Soysal ile Keyifli Bir Söyleşiye katılmak isterseniz buyrun burada..
2026 yılı sinema dünyası için oldukça hızlı başladı! Bağımsız sinemanın ve Oscar habercisi yapımların en önemli duraklarından biri olan Palm Springs Uluslararası Film Festivali (PSIFF), bu yılki muazzam seçkisini duyurdu. 2 - 12 Ocak 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek olan festival, 72 ülkeden tam 169 film ile sinemaseverlere kapılarını açıyor. İşte 37. kez düzenlenen festivalin öne çıkan detayları ve kaçırılmaması gereken yapımları:
Londra’nın bağımsız gece hayatına yıllardır nabız tutan isimlerden Ian Watson, ilk romanı The Tunnels ile bu kez sahneyi yerin altına kuruyor.
Bazı yıllar takvim “program” olmaktan çıkıp, şehirlerin ruh hâline dönüşür. 2026 da öyle bir yıl gibi görünüyor: Paris’te baharla birlikte ışıltılı bir Renoir romantizmi ve Rousseau’nun tuhaf, iddialı evreni; New York’ta “kanıksanmış isimlere” taze bakışlar; Tokyo’da kadın sanatçıların tarih yazdığı bir hat; Madrid’de resmin (evet, resmin) yıl boyu süren hâkimiyeti; Londra’da ise büyük müze ölçeğinde “big beasts” dönemi… İşte şehir şehir, aynı sırayla bir No:26 ajandası.
Berlin’in kış sessizliğinde, sanat tarihinin en güçlü hesaplaşmalarından birine kulak veriyoruz. Bu bölümde, 2025 yılının en ses getiren sanat olaylarından birini; Alte Nationalgalerie’de gerçekleşen “Camille Claudel & Bernhard Hoetger: Rodin’den Özgürleşmek” sergisini mercek altına alıyoruz. Bir "usta"nın ezici dehası, bir öğrenci için hem en büyük besin kaynağı hem de en aşılmaz engel olabilir mi?
Londra’nın Mortimer Sokağı’ndaki rasyonel düzenden çıkıp Ab-Anbar’ın eşiğinden geçtiğiniz an, sizi karşılayan şey sadece bir sergi değil, havada asılı duran ve sanki nefes alan bir hafıza labirenti oluyor. Yılın son günlerinin o ağırbaşlı dinginliği galerinin içine sızmışken, tavandan sarkan devasa pamuklu kumaşların arasında yürümeye başladığınızda, kendi bedensel varlığınızın bu devasa silüetler karşısında nasıl küçüldüğünü hissediyorsunuz. Her bir adımda kumaşların hafifçe salınması, Amin Bagheri’nin "Hyle" adını verdiği o şekilsiz ilk maddenin yavaş yavaş bir form kazanmaya başladığına dair tekinsiz bir his uyandırıyor.
Berlin’in kış donduruculuğunda, Bleibtreustraße’nin o ağırbaşlı sessizliğine sığındığınızı hayal edin. Galeri kapıları bugün dinlenmeye çekilmiş olsa da Eleanor Swordy’nin “Say Less” sergisinin pencerelerinden içeri sızan o mücevher parıltısındaki renkler, sokağın gri tonlarını şimdiden kırmaya yetiyor. Bu sergi, adının da fısıldadığı gibi daha az konuşup tamamen duyularla hissetmeniz gereken bir dünya vaat ediyor.
Londra’nın gürültüsünden uzaklaşıp Wiltshire’ın puslu kırsalına, Tisbury’ye doğru bir yolculuğa çıktığınızda sizi karşılayan sessizlik, Messums West’in kapısında derin bir huşuya dönüşüyor. Yılın o en dingin, zamanın sanki asılı kaldığı günlerinden birindeyiz. Daniel Agdag’ın "Present incandescent" sergisi için 13. yüzyıldan kalma devasa bir ambarın (tithe barn) içine adım attığınızda, sadece bir sergiye değil, kırılgan bir geleceğin provasına dahil oluyorsunuz.
Küratörlüğünü Marcus Schubert’in üstlendiği sergi, Burtynsky’nin 40 yılı aşkın kariyerinin bir özeti niteliğinde. Ancak bu sergiyi asıl özel kılan, sanatçının Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu siparişiyle Türkiye özelinde gerçekleştirdiği yeni çalışmaları.
Koleksiyonun Kendi İç Sesi — Isa Mona Lisa "Şimdi sizi Hamburg’un kalbine, Hamburger Kunsthalle’nin bodrum katına, yani mimarinin ve sanatın sessizce fısıldaştığı o alt kata davet ediyorum. Karşımızda, kapıları iki yıl boyunca ardına kadar açık kalacak olan bir kurgu var: Isa Mona Lisa. Ama uyarayım; bu sergi size hazır cevaplar sunmuyor, aksine bakma biçimlerinizi kökten sarsmaya niyetli.
Shakespeare’in en oyunbaz, en melankolik ve en insani metinlerinden biri olan Twelfth Night, bu kış Londra’da Barbican sahnesinde izleyiciyle buluşuyor. Royal Shakespeare Company imzasını taşıyan yapım, Stratford-upon-Avon’daki beş yıldızlı, kapalı gişe sezonunun ardından 17 Ocak 2026 tarihine kadar Barbican Theatre’da sahnelenecek.
Hiçbir şey gerçekten "bitmiş" değildir; her kırık, yeni bir başlangıcın dikiş yeridir.
Chelsea’nin sofistike sokaklarında, kış güneşinin galerilerin büyük pencerelerinden süzüldüğü bu günlerde, Londra sanat sahnesi heyecan verici bir ilke tanıklık ediyor. Bugün 24 Aralık 2025; tam da serginin en canlı günlerinde, Cadogan Gallery’nin duvarlarında hayat bulan Enrich R.’nin ilk solo sergisi "Res"i Apartman No: 26’nın Londra rotasına ekliyoruz.
Londra’nın kış soğuğuna inat, Mayfair’in kalbindeki Hanover Square bu günlerde Uganda’nın tozlu rüzgarlarından taze yağmur kokularına uzanan çok katmanlı bir "bahçeye" ev sahipliği yapıyor. Apartman No: 26’nın sanat rotasında bu hafta; rotamızı Londra'nın biraz dışına, modernist mimarisiyle dikkat çeken Milton Keynes'e ve çağdaş figüratif resmin en güçlü seslerinden biri olan Lynette Yiadom-Boakye’nin küratöryel vizyonuna çeviriyoruz.
Londra’nın finans merkezinde, gökdelenlerin gölgesinde saklanan antik bir tapınağın tam üzerinde, zamanın hem durduğu hem de birbirine karıştığı bir mekan hayal edin. Apartman No: 26’nın sanat rotasında bu hafta; arkeoloji, hafıza ve kurgunun iç içe geçtiği anıtsal bir durak var.
Ayrıcalıklı bir dünyanın kapıları yüzünüze kapandığında ne kadar ileri gidebilirsiniz? Şöhretin bir başarı ödülü değil, bir uyuşturucu gibi arzulanmaya başlandığı o tehlikeli noktayı keşfetmeye hazır olun. İşte Tij Doyen’in 12 dakikada modern dünyanın röntgenini çektiği o çarpıcı kısa film:
Charlotte Schioler’in hem yazdığı, hem yönettiği hem de başrolünde devleştiği Maoussi, 2024’ün bağımsız sinema kanadından gelen, sessiz sedasız ama bir o kadar da gürültülü bir "kültürel çatışma" güzellemesi. 8 festival ödülüyle taçlanan bu yapım, mülteci krizine ve modern ilişkilere o kadar içten ve absürt bir yerden bakıyor ki, izledikten sonra aklınızda kalan sadece bir fare değil, insanlığın birbirine olan o tuhaf ve bazen komik önyargıları oluyor.
Berlin’in kışın o kendine has, biraz mesafeli ama entelektüel derinliğiyle insanı içine çeken sanat ortamında, modern resmin en etkili ve kışkırtıcı figürlerinden biriyle randevumuz var. Apartman No: 26’nın Berlin rotasına, kavramsal resmin "hocası" Michael Krebber’in geçmişe dönük çarpıcı sergisi "Angeldust”ı ekledim. Sergi 10 Ocak 2026’ya kadar Galerie Buchholz’da. Yeni yılın ilk haftasında Berlin’de olacaklar için kaçırılmayacak bir sanat dersi niteliğinde.
Bugün rotamızı uzaklara, sakin ama derinden akan sulara, Güney Kore edebiyatının incelikli dünyasına çeviriyoruz. Bazen bir kitabın kapağını kaldırdığınızda, sadece bir hikâye okumaz, sanki camdan bir fanusun içindeki o kırılgan hayatlara dokunur gibi hissedersiniz ya... Sayfaları çevirirken karakterlerin sessiz çığlıklarını, söylenmemiş sözlerini duyarsınız. İşte bugün size tam da böyle hissettirecek, okurken kalbinize ince bir sızı bırakıp sonra orayı usulca onaracak bir eserle geldim: Choi Eunyoung’un kaleminden "Shoko’nun Gülüşü".






