Willow Smith, müzik dünyasında adından sıkça söz ettiren, sürekli kendini yenileyen ve türler arası geçişkenliğiyle bilinen genç bir sanatçı. Son albümü ‘petal rock black’ ile dinleyicilerini yine deneysel bir yolculuğa çıkarıyor. Kendi prodüktörlüğünü üstlendiği bu albüm, Willow’un sanatsal kimliğini arayışının ve müziğin sınırlarını zorlama arzusunun bir yansıması niteliğinde. Albüm, George Clinton, Kamasi Washington, Jon Batiste ve Tune-Yards gibi önemli isimlerin katkılarıyla zenginleşirken, Willow’un müziğe olan tutkusunu ve cesur yaklaşımını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Pop müziğin kraliçesi Madonna'nın kariyeri, sayısız zirve ve cüretkar dönemeçle dolu. Ancak 1992 yılında yayımladığı "Erotica" albümü, belki de bu dönemeçlerin en keskin ve en çok tartışılanıydı. Aynı anda hem eleştirmenlerin hedefi olan hem de sadık bir hayran kitlesi tarafından kucaklanan bu albüm, Pitchfork'un son retrospektif incelemesiyle yeniden gündemde.
Londra’nın gri gökyüzü Maddox Street üzerine çökerken, Apartman No:26’nın London Tower katında bu kez toprağın en yalın ve en kaotik haliyle karşılaşıyoruz. Şehrin metalik ve camdan yüzeylerinin aksine, Huxley-Parlour galerisinin kapısından içeri girdiğiniz an sizi karşılayan şey; insanlık tarihinin en eski malzemesinin modern bir başkaldırısı. Metamorphosis: On Clay sergisi, kili sadece bir zanaat objesi olmaktan çıkarıp, üzerine hikâyeler kazınan, ideolojilerin tartışıldığı ve toplumsal hafızanın yeniden inşa edildiği bir platforma dönüştürüyor.
Fatih Akın’ın 2025 yılına damgasını vuran ve 2026’da da tartışılmaya devam eden son başyapıtı Amrum, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerini, savaşın gürültüsünden uzak ama yıkımının gölgesindeki bir Kuzey Denizi adasında, çocukluğun masumiyetini yitirdiği o keskin virajda ele alıyor.
Bugün, No-26’nın Kazan Dairesi’nden dumanlar yükseliyor; ama bu seferki hararet sadece filmlerin yarattığı heyecandan değil, gezegenin yükselen ateşinden kaynaklanıyor. Salt Beyoğlu, her yıl merakla beklediğimiz “Bu son şansımız mı?” gösterim programının 2026 seçkisiyle, bizi apartman dairelerimizden çıkarıp yeryüzünün gerçek ciğerlerine, ormanların derinliklerine davet ediyor. Amazonlar'dan Sibirya’ya uzanan bu seçki, sadece bir izleme deneyimi değil; mülkiyetin, sömürgeciliğin ve hayatta kalma mücadelesinin ağaç halkalarına kazınmış hikâyesi. Şehrin kaotik güzelliği içinde, ekolojik bir yüzleşmeye hazır mısınız?
Berlin’in o meşhur gri gökyüzü bazen yerini öyle bir berraklığa bırakır ki, başınızı yukarı kaldırdığınızda kendinizi sonsuz, ışık dolu ve ağırlıksız bir boşlukta bulursunuz. İşte Apartman No:26’nın Berlin katında bu hafta pencerelerimizi, tam da bu anlık uyanışı tuvallerine hapseden Sybille Pattscheck’in "An Interplay of Colour, Light and Space" başlıklı sergisine açıyoruz.
Apartman No:26’nın Berlin katında, Grolmanstraße 32’nin tozlu ama asil koridorlarına süzülüyoruz. Batı Berlin’in o kendine has, biraz mağrur biraz da yaralı ruhunu taşıyan Contemporary Fine Arts (CFA), bizi 1950’lerin sonuna, bir misafirhanenin girişine davet ediyor. Kapıyı çaldığınızda sizi Golditza ve Otto Menge çifti karşılıyor; sade bir yatak, küçük bir masa ve köşesinde lavabosu olan o mütevazı odalardan birine yerleşiyorsunuz. Pension ABC, sadece bir sergi değil; savaş sonrası Berlin’inin ayakta kalma mücadelesini, geçiciliğin estetiğini ve ev dediğimiz o kutsal sığınağın aslında ne kadar kırılgan bir kurgu olduğunu anlatan kolektif bir hafıza deneyi.
Apartman No:26’nın Londra katında bu hafta, mülkiyetin ötesine geçen, sadece bakışın ve hissin yeterli olduğu duraklara uğruyoruz. Şehrin kaotik pahalılığına inat, kapılarını ardına kadar açan bu galeriler; sanatın demokratikleştiği, estetiğin herkese ulaştığı birer sığınak niteliğinde. Sanatın bu bedelsiz ama paha biçilemez duraklarını gezmek, şehrin ruhunu anlamanın en zarif yolu. Aşağıdaki liste, sadece bir rehber değil; Londra’nın labirentlerinde kaybolurken size yol gösterecek bir pusula.
Barbican Centre’ın brütalist beton koridorlarından Apartman No:26’nın Londra katına sızan ışık, bu kez iki dev ismin gölgesini beraberinde getiriyor. Londra’nın o kendine has, gri ama mağrur silüeti, 20. yüzyılın varoluşçu heykeltıraşı Alberto Giacometti ile çağdaş sanatın sınır tanımaz ismi Lynda Benglis'in ilk kez yan yana geldiği bu tarihi sergiye ev sahipliği yapıyor. Bu sadece bir müze sergisi değil; zamanın ve mekanın ötesinde, formun nasıl büküldüğünü, uzadığını ve nihayetinde nasıl "canlı" bir dokuya dönüştüğünü gösteren bir düello. Giacometti’nin zayıflıktan kaybolmak üzere olan o meşhur figürleri, Benglis’in patlamaya hazır, organik ve viseral formlarıyla karşı karşıya geldiğinde, bu katın havası her zamankinden daha elektrikli, daha sorgulayıcı. "Neden gitmeliyim?" diye soranlar için cevap basit: İnsan formunun hem en kırılgan hem de en gürbüz halini aynı anda solumak için.
Perde yavaşça açılıyor, ışıklar loşlaşıyor ve o meşhur siluet ekranda beliriyor. Ama bu kez sizi televizyon başında değil, sayfaların arasında bekliyor. Domingo Yayınevi’nden çıkan "Alfred Hitchcock Sunar: Annemin Bana Asla Anlatmadığı Hikâyeler", gerilim türünün gelmiş geçmiş en büyük dehasının kişisel kütüphanesinden süzülüp gelen, bir nevi yasaklı meyve niteliğinde bir antoloji.
Şubat ayının o keskin ayazı Londra’nın Southbank kıyılarını döverken, Berlin’in Potsdamer Platz’ı çoktan festival ışıklarıyla ısınmaya başladı. İstanbul’da ise Beyoğlu’nun o kendine has kaosu, yaklaşan 45. İstanbul Film Festivali’nin fısıltılarıyla doluyor. No-26 Apartmanı’nın en alt katında, Kazan Dairesi’nde bugünlerde işler her zamankinden daha sıcak. Makineler çalışıyor, projeksiyon cihazları tozlu raflardan iniyor ve bağımsız sinemanın o tekinsiz, bir o kadar da büyüleyici dumanı bacadan yükseliyor.
Sanat dünyasının "havalı büyükannesi" ve kuralları yıkan ikonu Rose Wylie, şimdiye kadarki en büyük sergisiyle Royal Academy of Arts sahnesine çıkıyor. Eğer sanatın sadece ciddi, ağırbaşlı ve kusursuz olması gerektiğini düşünüyorsanız, Rose size yanıldığınızı çok eğlenceli bir dille anlatmaya hazır.
Nyan Nyan Factory'nin popüler mangası Chainsmoker Cat (Japonca adıyla YaniNeko), resmi olarak animeye uyarlanıyor. Eğer kedinizin garip huyları olduğunu düşünüyorsanız, henüz Yani ile tanışmamışsınız demektir. Bu hikaye, hayatını bir türlü düzene sokamayan, ağır sigara bağımlısı bir kedi kızın trajikomik günlük yaşamını konu alıyor.
Sinema dünyasında bazı yönetmenler vardır; onlar hikaye anlatmazlar, birer dünya inşa ederler. Amanda Kramer da tam olarak bu türden bir "mimar". Tiyatral estetiği, Brechtiyen yabancılaştırma efektini ve kurmaca dünyaların o yapay ama büyüleyici atmosferini sevenler için Kramer, çağdaş sinemanın en nevi şahsına münhasır isimlerinden biri. 2025 Sundance Film Festivali’nin NEXT seçkisinde prömiyerini yapan son filmi "By Design", yönetmenin bu kendine has vizyonunu bir üst seviyeye taşıyor: Juliette Lewis’in ruhu, zarif bir ahşap sandalyeye hapsoluyor.
JAŠA: THE MONUMENTS | CHAPTER 16 | POETIC JUSTICE
Berlin’in avangart tiyatro sahnelerinden Ballhaus Ost, 2026 Şubat ayının ilk haftasında izleyiciyi alışılagelmişin dışında bir varoluşsal sorgulamaya, Jeanne Eschert’in "we prepared ourselves not to be found" adlı eserine davet ediyor.
2026, çağdaş sanatın küresel ölçekte hem mekânsal hem de kavramsal sınırlarını yeniden tanımladığı yoğun bir yıl vadediyor. Art Dubai’den Art Basel Hong Kong’a, Venedik Bienali’nden Frieze New York’a uzanan takvim; büyük ölçekli fuarları, güçlü bienalleri ve küratöryel iddiası yüksek sergileri bir araya getiriyor. Contemporary Istanbul ve Mardin Bienali gibi Türkiye’den öne çıkan etkinlikler ise kenti ve bulunduğu coğrafyayı uluslararası sanat haritasında daha görünür kılıyor. İşte 2026’da sanat dünyasının kalbinin atacağı o kritik duraklar:
Sokakta Sanat: National Gallery Yarın Croydon’da Kapılarını Açık Havada Açıyor. Croydon sadece Picasso (1995'teki meşhur sergisiyle hatırlanır) veya National Gallery ile değil, aynı zamanda doğaya dönüş hamleleriyle de konuşuluyor. Sanat turunuz sırasında kulağınızı dört açın; son haberlere göre bölgeye kunduzların yeniden kazandırılması planlanıyor!






