
Hazlitt Holland-Hibbert, 38 Bury Street • 7 Mayıs – 10 Temmuz 2026
Londra’da ilkbahar taze esintilerini yaza devrederken, St James’s mahallesinin tarihi sokaklarında yürüyüp Bury Street’e doğru saptığınızda, Britanya modernizminin en heyecan verici kırılma noktalarından birine açılan gizli bir kapıyla karşılaşıyorsunuz. Hazlitt Holland-Hibbert galerisi, kapılarını açtığı “PATRICK HERON: Early Works, 1950-54” sergisiyle bizi, İngiliz resminin efsane isimlerinden Patrick Heron’un kariyerindeki en kritik döneme götürüyor. Sergi; sanatçının figüratif resimden soyutlamaya doğru attığı o cesur ve geri dönülmez adımları gözler önüne seren harika bir yolculuk vaat ediyor.
10 Temmuz’a kadar devam edecek olan bu seçki, galerinin sanatçı için düzenlediği ikinci kişisel sergi olma özelliğini taşıyor. İşin en heyecan verici tarafı ise sergilenen eserlerin önemli bir kısmının sanatçının kişisel arşivinden çıkmış ve daha önce hiç gün yüzü görmemiş nadide parçalardan oluşması. Bu gizli hazinelere, çeşitli müzelerden ve özel koleksiyonlardan gelen çok özel ödünç yapıtlar eşlik ediyor.
150 ile 154 yılları arası, Heron’un Paris Ekolü ile hummalı ve derin bir diyalog içinde olduğu, kendi görsel dilini adeta ilmek ilmek işlediği o olgunlaşma dönemi. Georges Braque, Henri Matisse ve Pierre Bonnard gibi devlerle kurduğu yakın temas, onun renk, mekân ve resimsel yapıya dair tüm bildiklerini altüst etmiş; onu nesneleri düz bir şekilde betimlemekten uzaklaştırıp duyusal ve sarmalayıcı bir yaklaşıma doğru sürüklemiş. Özellikle 1949 yılında Georges Braque’ın stüdyosuna yaptığı o meşhur ziyaret, Heron için tam bir aydınlanma anı olmuş. Braque’ın Atelier (Atölye) iç mekân resimlerinde kullandığı o yarı saydam, katmanlı formlar, geleneksel perspektif algısının nasıl yerle bir edilebileceğini göstermiş. Nitekim Heron o günleri hatırlarken, tüm resimlerinin ana temasının aslında iç mekân ile dış mekânın büyüleyici evliliği, yani önünde bir masa duran o açık pencere saplantısı olduğunu söyler.
Pierre Bonnard’ın fırçasından süzülen o akışkan devamlılık da Heron’un tuvallerinde yüzey ile derinliğin tek bir potada erimesine önayak olmuş. Sanatçı, Bonnard’ın o sınır tanımayan tasarım dehasını özümseyerek kendi deyimiyle “renk ve formun etkileşiminden doğan soyut bir müzik” yaratmayı başarmış. Galerideki o natürmort sahnelere yaklaştığınızda bunu çok net hissediyorsunuz; düzleşen düzlemler ve kıvrımlı çizgiler sayesinde mekân ve hacim hissi, hiçbir duvara ya da katı sınıra ihtiyaç duymadan, sadece ve sadece rengin kendi gücüyle varlık kazanıyor.
Sergideki her bir başyapıt, bu dönüşümün canlı birer şahidi gibi salonlara yayılmış durumda. Örneğin Christmas Eve: 1951 tablosunda, coşkulu fırça darbeleri ile etrafa ışık saçan parıltılı renk alanları arasında dinamik bir savaş izliyoruz. Sanatçının 1954 tarihli Black Fish on Blue Table eseri ise nesneleri iddialı, birbirine kenetlenmiş formlara sıkıştırarak Heron’un rengi yapısal bir güç olarak kullanırken ne kadar büyük bir özgüvene ulaştığını ilan ediyor. Leeds City Art Gallery’den bu sergi için özel olarak getirilen 1950 yapımı Anemones and Lemon tablosuna sızan o ateşli kırmızı dokunuşlar ise Matisse’in ünlü The Red Studio yapıtına açık bir aşk mektubu niteliğinde. Zaten Heron da bu tablonun, tüm kariyerini şekillendiren en etkili başyapıt olduğunu hiçbir zaman gizlememiş. Tüm bu resimlerde, düz bir gözlemin yerini Heron’un o harika ifadesiyle “renk, mekân ve formun tamamen duyusal bir şekilde kavranışı” alıyor.
1920 Leeds doğumlu olan ve ilerleyen yıllarda St Ives ekolüyle adeta özdeşleşen Patrick Heron, modern İngiliz sanatının tam kalbinde duruyor. Slade School of Fine Art’taki eğitiminin ardından ilk kişisel sergisini 1947’de Redfern Gallery’de açan, 1960’ta ise Bertha Schaefer Gallery ile New York çıkarması yapan sanatçının durdurulamaz bir yükseliş grafiği var. 1956’da Cornwall’a taşınması, onun Tachisme ve Soyut Dışavurumculuk akımlarıyla tanışmasını ve soyutlamanın derinliklerine çok daha kararlı dalışlar yapmasını sağladı. Sadece resim yapan değil, sanat üzerine güçlü fikirler üreten bir entelektüel olarak, 1973’teki meşhur The Shape of Colour (Rengin Biçimi) konferansında renk ve formun asla birbirinden ayrılamayacak tek bir omurga olduğunu tüm dünyaya haykırmıştı.
1959’da Liverpool’daki John Moores Sergisi’nde kazandığı Büyük Ödül, 1965 São Paulo Bienali’ndeki gümüş madalyası, 1977’deki Britanya İmparatorluk Nişanı (C.B.E.) unvanı ve 80’lerde üstlendiği Tate Gallery Mütevelli Heyeti üyeliği, onun kurumsal ve eleştirel anlamda ne kadar büyük bir saygınlığa ulaştığının küçük birer kanıtı. Whitechapel, Barbican ve Tate’te düzenlenen dev retrospektiflerle mirası her daim canlı tutulan ve eserlerinin çok büyük bir kısmı bugün Tate koleksiyonunda korunan bu efsane ressamın dünyası, bu yaz Londra’da adeta yeniden canlanıyor.
2020’den beri sanatçının mirasını ve arşivini büyük bir titizlikle temsil eden Hazlitt Holland-Hibbert, temmuz ayına kadar sürecek olan bu sergiyle bize harika bir yaz hediyesi sunuyor. Yolunuz Londra’ya, St James’s taraflarına düşerse, 38 Bury Street’e mutlaka uğrayın ve Patrick Heron’un renklerle bestelediği o zamansız senfoniye kendinizi bırakın.
Heron’un iç mekân ile dış mekân sınırlarını tamamen kaldırarak her şeyi açık bir pencere ve önündeki bir masa üzerinden renklerle eritmesi sizce de çok şiirsel değil mi? Resme baktığınızda odanın nerede bittiğini, dışarıdaki dünyanın nerede başladığını anlayamamak; renklerin o amorf müziğinde kaybolmak modern hayatın o katı sınırlarından kaçmak için harika bir sığınak değil mi?






