
Londra’daki Matt Carey-Williams, 26 Haziran 2026’ya kadar yedi sanatçının resim, kolaj ve heykel disiplinlerindeki üretimlerini harmanlayan Scene XVII: pity this busy monster başlıklı dinamik bir grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Kavramsal ilhamını E.E. Cummings’in 1944 tarihli şiirinden ve Mary Shelley’nin zamansız Frankenstein mitinden alan bu seçki; canavarı alışılagelmiş tekil bir korku figürü olarak ele almak yerine, sürekli yer değiştiren, biçim değiştiren akışkan bir varoluş durumu olarak mekâna yayıyor. Nada Elkalaawy, Graham Silveria Martin, Sara Birns, Skye Tholstrup, Jordan Rubio, Tom Halsall ve Lauren Brown’ın dahil olduğu bu spekülatif anlatı; kimliğin, mitlerin ve soyutlamanın sınırlarında gezen huzursuz bir organizma gibi hareket ediyor.
Serginin kurgusal döngüsü, Tom Halsall ve Sara Birns’ün benliği sabit bir veri olmaktan çıkarıp içsel çatışmaların, yansımaların ve tezatların çarpıştığı bir savaş alanı olarak konumlandırdığı eserlerle başlıyor. Sanatçıların tuval ve kâğıt üzerine aktardığı figürler, iç ve dış dünyalar arasında sürekli bükülürken, insan kimliğinin homojen bir bütün değil, birbiriyle rekabet halindeki zıt kuvvetlerin geçici bir bileşimi olduğunu fısıldıyor. Bu yapısal belirsizlik, Nada Elkalaawy ve Graham Silveria Martin’in gözenekli figürasyonlarında daha da derinleşiyor. Sanatçıların yüzeylerinde anlam, doğrusal bir çizgiyi takip etmek yerine zamana yayılan bir sapma ve erime sürecine tabi tutuluyor; biçimler var olmakla yok olmak arasında incecik bir tül gibi dalgalanıyor.
Skye Tholstrup’un kolajlarında ve ahşap, gül dikenleri ile devekuşu yumurtasını bir araya getiren heykel yerleştirmelerinde ise yaratık, bütünüyle mitolojik bir boyuta taşınır. İnsan ve hayvan formlarının melezleştiği bu yüklü kompozisyonlar; cinsiyet, iktidar ilişkileri ve dönüşümün doğasını sorgulayan birer görsel manifestoya dönüşüyor. Bu fiziksel ve psikolojik gerilim dalgası, Jordan Rubio’nun keten üzerine yaptığı büyük ölçekli yağlı boya çalışmalarında da kendini gösteriyor. Rubio’nun abartılı fizikselliğe sahip, gerim gerim gerilen figürleri; bir otoportre, bir arketipler bütünü ve mitolojik bir kurgunun tam ortasında asılı kalıyor.
Döngünün son aşamasında ise bütünüyle bir çözülme ve entropi dalgası bizi karşılıyor. Lauren Brown’ın resimleri, katı figürasyon kurallarını tamamen reddederek, formun ancak belirdiği an kendi üzerine çöktüğü, akışkan ve yoğun boya yüzeyleri sunuyor. Brown’ın tuvallerinde yaratık artık görünür bir imge olmaktan çıkıp, malzemenin kendi içindeki ham bir enerjiye, bir biçimlenme ve silinme hırsına dönüşüyor. Scene XVII: pity this busy monster, adını aldığı şiire sadık kalarak, modern insanın aşırılıklarını, çelişkilerini ve belirsizliklerini netlik ile karmaşa arasında mekik dokuyan anıtsal bir metaforla özetliyor.






