
“İnsani çalışma şartları altında çalışmak hayal değil”
Bir figüranın ünlü bir oyuncuyla tanışıklığı sayesinde sette değişen dengelerden yola çıkarak, insanın değerinin kimleri tanıdığına göre belirlenmesini ve hem oyuncuların hem de set çalışanlarının yaşadığı sorunları mizahi bir dille işleyen Patates Kızartması’nı filmin oyuncularından Serkan Genç ile konuştuk…
-Serdal’la ilk tanıştığınızda onda sizi en çok çeken şey ne oldu?
Sinan, senaryoyu bana gönderdiğinde hemen okudum ve bana o kadar benden, o kadar tanıdık geldi ki, bu hikayeyi okumayı öğrendiğim ilk anda okuduğuma ve kendimi bildim bileli bildiğime yemin edebilirdim. Hemen yapalım dedim ve işe koyulduk. Serdal bendim, tanıdığım herkes, ailem, arkadaşlarım Serdal’dı. Sanırım bu karakterde beni en çok çeken şey; hepimizin biraz Serdal olması farkındalığıyla bu karakteri oynama yükünün vereceği kolaylık ile zorluk arasında gidip gelen eşsiz bıçak sırtı olma durumuydu.
-Serdal’ın tiyatro kurmuş ama borçlar nedeniyle ayakta kalmaya çalışan biri olması, karaktere yaklaşımınızı nasıl etkiledi?
Serdal, gelecek kaygısı gütmediğimiz bir sistemde yaşadığımızda hepimizin yapacağı şeyi yapacağı şeyi yapıyor aslında. Akın ve Barış’ın bir seyirci olarak asla seyretmeyecekleri televizyon dizileri ya da filmlerde çalışıyor olmalarından dert yandıklarını görünce aslında samimiyetle onlar adına üzülüyor fakat bu üzüntüsü kısa sürüyor. Çünkü “sadece kendi yiyebileceği yemekler yapan bir aşçı” olmak, işinde ne kadar iyi olsa da kendini borç batağına bulmaktan alıkoyamıyordu insanı günün sonunda. Tüm bunların ışığında Serdal, son derece saygıyla yaklaştığım bir karakter oldu.
-Bir oyuncunun setteki değerinin yeteneğinden çok statüsüyle belirlenmesi sektörün ne kadar gerçek bir fotoğrafı?
Maalesef yüzde yüz gerçek bir fotoğraf. Hatta bunu yansıtırken yumuşatmış olduğumuz bile söylenebilir. Cem, Serdal’a “çok iyi bir oyuncusun” derken Serdal’ın yüzünde, -bunun onlar için bir önemi yok ki- ifadesinin olması, aslında sektördeki herkesin bildiği bir şeydir. Orada başka dinamikler işler. Yine de bundan bahsetmekten imtina edilir.
-Serdal’ın birkaç dakika içinde görmezden gelinen birinden el üstünde tutulan birine dönüşmesini oynarken ne hissettiniz? Sektörden neleri anımsadınız o sırada?
O önemsenmenin gerçek olmadığını bilmek aslında oyuncunun akıl sağlığını korumasını sağlayan yegane şey olabilir. O gerçek değilken, tam zıttı bir durum olan görmezden gelinme hali de gerçek olmuyor böylece. O nedenle oyuncu ne şaşalı şekilde karşılandığı şeyleri ne de görmezden gelindiği durumları kendini tanımlamak için kullanmamalı. Çünkü aslında iki durum da oyuncunun kendi benliğini yansıtmıyor. Buna benzer durumları bütün meslektaşlarım gibi ben de yaşadım elbette. Hatta zamanında sektörden olmayan bir arkadaşım bana yeteneksiz bir sürü insanın büyük roller almasına nasıl katlanabildiğimi sormuştu hayretler içerisinde. Çok yetenekli olduğumu düşünmesine rağmen onun nazarında bunu karşılığını alamadığımı düşünmesine üzüldüğümü hatırlıyorum sadece. Oysa ben sevdiğim işi yapabildiğim için dünyanın en mutlu insanı olarak görüyordum kendimi ve bunu ona anlatmak gerçekten çok zordu. Evet, adım büyük puntolarla yazılmıyordu neon ışıklı reklam tabelalarında ama ne çıkardı öyle olmasa, neye yarardı ki böyle olması, hem daha maç da bitmemişti, andan mutluydum, daha güzeli gelirse hakkını vererek yapardım ama daha kötüsü sadece işimi yapamamak olurdu ve o da bu kadar severken ve yapmaya gönüllüyken pek de olası değildi benim için. Böyle uzun uzun ya da sürmesi gerekenden çok daha kısa anlattım ama ikna olduğunu görmemiştim gözlerinde. Muhtemelen kendimi kandırdığımı düşünmüştür.
-Filmde aslında sadece Serdal’ı değil, set çalışanlarının birbirine yaklaşımını da izliyoruz. Sektörün en sert tarafı burada mı yaşanıyor?
Sektörün bu sert tarafı aslında kamera önü ya da arkası ayırt etmiyor. 15 yıl önce Oyuncular Sendikası’nı kurduğumuzda amacımız sektördeki bu çarpıklıkların düzeltilmesi ve aşık olduğumuz mesleğimizi insani çalışma koşullarında yapabilmekti. Maalesef hala haklarımızı alabilmiş değiliz. Hatta size bir anımı anlatayım, sendikayı ilk kurduğumuz yıllarda Çanakkale’de film çekimindeydim, bir oyuncu arkadaşımızın 3 gündür hasta olduğu halde hastaneye götürülmediğini öğrenmiştim, bizi sete götürmeye gelen şoföre, oyuncu arkadaşımız hastaneye götürülmezse sete gitmeyeceğimi bildirdim, alınmak üzere lobide bekleyen iki oyuncu arkadaşım da durumdan haberdar olunca bu görüşüme destek olup onlar da sete çıkmayı reddetti. Yapım firmasından hakkımızda sete gitmeyi reddettiğimize dair tutanak tutulacağı tehdidiyle karşılaştık. Bu tarz hukuki işlerden anlamadığımız için ilkin korktuk ama sonra Oyuncular Sendikası kurucu genel başkanımız sevgili Mehmet Ali Alabora’yı arayıp durumu anlattım. Bana tutanak tutulmasının endişelenmemiz gereken bir şey olmadığını ve hatta yararımıza bile olacağını hemen bir sendika avukatını yola çıkarıp sete göndereceğini ve hasta olan arkadaşımızla ilgili tutanak tutulacağını anlattı. Bunu yapım şirketine iletince yapım şirketi hemen oyuncu arkadaşımızı hastaneye götürüp ne yapılması gerekiyorsa yapılacağının garantisini verdi. Oyuncu arkadaşımızı hastaneye bıraktıktan sonra sete gitmiştik. Yani sadece -sendika avukatı geliyor- lafının geçmesi bile yapım şirketine yapması gerekenleri hatırlatmak için yeterli olduğunu gözlerimle görmüştüm. Elbette daha sonra film vizyona girince oynadığım sahnelerin büyük çoğunluğunun atıldığını gördüm ama doğru olanı yaptığım için bir an bile pişman değilim.
-Filmde uzun planlar ve plan sekanslar oyuncuya hata yapma lüksünü oldukça azaltıyor. Böyle bir çalışma biçimi oyuncuyu özgürleştiriyor mu, geriyor mu?
Oyuncu karakterini ilmek ilmek işlerken bu çalışma halinin ona daha kolaylık sağladığını söyleyebilirim, bende öyle oldu. Bunu yaparken bir zorluk ya da bir gerginlik yaşamadım. Zaten Sinan bizi o konuda olabildiğince rahat bıraktı. Oyuncu arkadaşlarımızla kendimizi Sinan’ın güvenli kollarına bıraktık ve ortaya çok samimi bir film çıktı. Bülent’le çok iyi arkadaş olmamıza rağmen daha önce böyle karşılıklı oynadığımız bir hikayede yer almamıştık. Aynı dönemlerde fakat farklı okullarda okuduk, hatta bazı hocalarımız da ortaktır. Ondan mıdır bilinmez sanki yıllardır birbirimizle oynamaya çok alışmış, hatta sanki sınıf arkadaşıymışız gibi bir uyum içerisindeydik. O uzun sekanslar o yüzden bu kadar akıcı ve sahiciydi. Çoğu zaman konuşmaya bile ihtiyaç duymadan sahneyi eğip bükebiliyorduk hakkını verebilmek adına. O yüzden ikimiz de hiç gerilmedik, hatta kardeşim Serdal’ın da olduğu üçlü sahnelerimizde o uzun sekansların çekimleri başladığı gibi bitti neredeyse. Bütün oyuncu ekibi kendinden istenenin katbekat fazlasını verdi çekimler esnasında. O yüzden çok şanslı olduğumu düşünüyorum, böyle yetenekli meslektaşlarımla sektörümüzün zaaflarını sergileyebildiğimiz bir filmde oynadığım için.
-Sinan Biçici’nin senaryoyu bilinçli olarak eksik bırakıp oyunculara alan açması sizin için nasıl bir deneyimdi?
Senaryoyu okuduğumuz andan itibaren artık filmin birer parçasıydık ve Sinan bize o kadar güvendi ki, yazdığı bu senaryoyu bizim istediğimiz şekilde işlememize sınırsız bir alan tanıdı. Aynı frekansta ve aynı duyguları paylaşıyorduk ve o satır aralarına gizlediği şeyleri senaryoya kendimiz ekliyorduk. Senaryo üzerine derin sohbetlerimiz oldu ve yine de çizdiği alanın dışına çıkmak istemedik ama beraber olması gerektiği gibi tamamladığımız yerler oldu. Bu çalışma şekli sayesinde alabileceğimiz maksimum verimi aldık diyebilirim.
-Patates Kızartması üç günde çekilmiş. Bu kadar kısa sürede bütün filmi tamamlamak oyuncu üzerinde nasıl bir baskı yaratıyor? Ya da filmin doğallığını ne kadar çok destekliyor?
Üzerimizde hiçbir baskı hissetmedik çünkü üç günde bitirmek için ekstra bir çabamız olmadı. Hatta bir ara yağmur yağdı ve çekimlere 2-3 saat ara bile verdik. Her şey olağan akışında devam etti ve dolu dolu geçirdiğimiz için sadece üç gündür orda olduğumuza şaşırdık bile. Üç günün sonunda çekecek sahnemiz kalmamıştı. Filmi bu kadar çabuk bitirip ertesi gün sete gelmeyecek olmamıza üzüldük sadece.
-Film boyunca doğal bir akışta sektörel sinema-dizi-tiyatro ekseninde sektörel problemleri gözlemliyoruz. Bu problemleri çözmek mümkün mü?
Elbette mümkün ve aslında en kolay çözülebilecek problemler bunlar. Kişilerin inisiyatiflerine bırakmadan bir sistem oluşturulup ona uyulduğunda hem hiçbir aksama olmadan daha verimli çalışabiliriz hem de bu mağduriyetlerin önüne geçmiş oluruz. Bizim setimiz buna bir örnekti mesela, doğru bir planlamayla uzun çalışma saatleri olmadan ve sendikaların belirlediği çalışma saatleri içerisinde filmimizi bitirebildik. Üstelik üç günde. Elbette burada oyuncu arkadaşlarımızla aramızdaki maksimum uyumla birlikte kamera arkası ekiplerin de birbirleriyle uyumunun bir etken olduğunu belirtmem gerek. Yani aslında insani çalışma şartları altında çalışmak hayal değil.
-Hem oyuncuların hem de set çalışanlarının ekonomik ve yaratıcı mücadeleleri uzun yıllardır sürüyor. Patates Kızartması’nın bu samimi özeleştirisi sektör temsilcilerini (sendikalar vs) harekete geçirir mi peki?
Patates Kızartması filmimizi izleyen sektör dışı seyircilerden, setlerde böyle şeyler oluyor mu ya, diye şaşkınlıkla sordukları yerlerin olduğunu gördüm. Sektör içinden arkadaşlarımız izleyince de yıllarca bu mağduriyetleri yaşadıkları için bize güzel dileklerini ve kendi özeleştirilerini iletiyorlar. Bu samimi özeleştiriler ışığında filmimiz artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini gösteriyor bizlere. Böyle gelmiş ama böyle gitmek zorunda değil sektörün bu çarpıklıkları. Gördüğüm kadarıyla sektörümüzün bileşenlerinin ortak kanısı bu. Umarım Patates Kızartması filmi bunun için bir işaret fişeği olur.
-Film, Altın Koza’da seyirci karşısına çıktı. Festival sizin için nasıl geçti? İzleyiciden nasıl dönüşler aldınız?
Sektör dışındaki seyircinin ilgisi tahmin ettiğimizden bile fazlaydı. Dışarıdan şaşalı görünen o setlerde gerçekte neler yaşandığı hep merak konusu olmuştur zaten seyirci için. Filmdeki bazı ögelerin seyirciye yabancı geleceğini düşünmüştük ama hiç öyle olmadı; bizi şaşırtan tepkiler aldık. Bu çarpıklığın bütün sektörlerde olduğunu ve Patates Kızartması’nın bir sistem eleştirisi olduğuna dair doğru tanımlamalar duyduk. Film sonrası yaptığımız söyleşide inşaat sektöründe çalıştığını belirten bir seyircimiz, filmde anlatılanların neredeyse aynısının inşaat sektöründe de yaşandığını bize anlattı. Benim için en çarpıcı ve doğru yorum oydu. Anlatmak istediğimizi anlatabildiğimizi hissettim orada.






