
C/O Berlin’e her gittiğimde, fotoğrafın ne kadar çok şey taşıyabileceğini bir kez daha hatırlıyorum. Bu sonbaharda ise bunu en güçlü biçimde hissettirecek isim hazır: Carrie Mae Weems. 12 Eylül’de açılan ve Mart 2027’ye kadar sürecek olan The Heart of the Matter, Amerikalı sanatçının kırk yılı aşkın kariyerini 100’den fazla fotoğraf ve video eseriyle gözler önüne seriyor.
Açılış gecesi 11 Eylül’deydi tam da Berlin Art Week’in göbeğinde. Amerika-Haus’un o karakterli mekânında Weems’le bir arada olmak eminim sizin içinde unutulmaz olacak.
Bu sergi, kendine o soruyu soruyor ve dört on yılın fotoğraflarıyla cevaplamaya çalışıyor. Weems, tüm kariyerini şu soruların etrafında kurmuş: Tarihi kim yazıyor? Kimin hikâyesi korunuyor? Bir fotoğraf karesi, neyi içeriyor, neyi dışarıda bırakıyor?
Irk, cinsiyet, bellek, iktidar ama bu kavramlar Weems’in elinde soğuk teoriler olarak kalmıyor. Çünkü içlerinde her zaman çok somut bir yaşam var.
1990’dan bu yana fotoğraf tarihinin en önemli serilerinden biri sayılan Kitchen Table Series, Weems’in kendi mutfak masasında çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Sevgi, annelik, yalnızlık, güç hepsi o tek masada. Kadının gündelik mekânı olan mutfak, burada bir tiyatro sahnesi ve varoluş alanına dönüşüyor.
İlk gördüğünüzde belki tanıdık geliyor. Ama uzun süre baktıkça farklı şeyler görüyorsunuz ve bu tam olarak Weems’in istediği şey.
1978-84 yılları arasında kendi ailesini fotoğraflayarak başladığı Family Pictures and Stories serisi, hem kişisel bir belge hem kolektif bir hafıza arşivi. Akademisyen Henry Louis Gates Jr. şöyle demiş: “Weems ile işleri arasında neredeyse hiç mesafe yok.” Bu sergiyi gezdikten sonra anlıyorsunuz bunu. Kişisel olan politiktir ama Weems bunu slogan olarak değil, fotoğraf karesi olarak gösteriyor.
Museums serisi (2006’dan bu yana devam eden) Weems’in müzeleri, plakaları, anıtları ve tarihsel mekânları eleştirel bir gözle çektiği çalışmalar. Siyah bir kadın olarak o mekânlarda nasıl konumlandığını, o tarihin içinde ya da dışında nasıl göründüğünü sorguluyor. Plantation’lardan katedrallere, devlet binalarından müzelere uzanan bu seri, iktidarın mekânla nasıl konuştuğunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
2024 tarihli Preach serisi, Siyah kilisesini ele alıyor ama salt bir inanç mekânı olarak değil. Weems bu mekânı “tarihsel bir direniş ve örgütlenme merkezi” olarak görüyor. Sivil haklar hareketinin omurgası olan kilise bugün hâlâ bombalanıyor ve Weems bunu unutturmak istemiyor.
Sergiye eşlik eden sesli rehberde Weems’in kendi işleri hakkındaki yorumlarını dinleyebiliyorsunuz. Bir de podcast serisi var: temsil, bellek ve Weems’in Berlin’le ilişkisi üzerine. Bu eklentiler çok değerli, çünkü Weems’i anlamak için sadece göz değil kulak da gerekiyor.
Çünkü Weems’in işleri, Amerikan tarihini anlatırken aslında çok evrensel bir soruyu soruyor: görünürlük bir hak mı, yoksa bir ayrıcalık mı? Ve bu soruyu fotoğraf gibi en “nesnel” gibi görünen bir araçla sormak bence sanatın en güçlü jesti.