
“Havada” (In der Luft) kelimesi, dilde çok katmanlı ve tekinsiz bir ağırlık taşır. Başımızı yukarı kaldırdığımızda gördüğümüz gökyüzünü, atmosferi ve uçsuz bucaksız boşluğu niteler. Aynı zamanda henüz somutlaşmamış ama derinden hissedilen bir gerilimi, belirsizce asılı duran bir geleceği, ansızın kopan bağları ya da kanat çırpan bir canlıyı anlatır. Almanya’nın köklü sanat kurumlarından Heidelberger Kunstverein, küratörlüğünü Fabienne Finkbeiner’ın üstlendiği 9 Ağustos 2026 tarihine kadar izlenebilecek olan aynı isimli grup sergisiyle bu çok anlamlı kavramı masaya yatırıyor. On çağdaş sanatçının yapıtlarını bir araya getiren seçki, uçan canlıları ve kuşları salt biyolojik birer tür olarak incelemek yerine; onları toplumsal durumlarımızın, iktidar mekanizmalarımızın, bakım ve şiddet ilişkilerimizin yansıtıldığı alegorik birer düşünce modeli olarak kurguluyor.
Sergi mekânına adım atan izleyiciyi, tüm galeriyi bir kuşhaneye çeviren kesintisiz ses katmanları karşılar. Kavramsal sanatın öncü isimlerinden Louise Lawler’ın 1972–1981 yılları arasında ürettiği kült ses yerleştirmesi Birdcalls, sanat piyasasının ataerkil ve homojen yapısına yöneltilen en güçlü feminist kurumsal eleştirilerden biridir. Lawler, sanat kanonunu domine eden 28 erkek sanatçının ve kuratörün isimlerini taklitçi bir kuş cıvıltısına dönüştürerek seslendirir. İnsan egosunun ve mülkiyet hırsının doğanın anonim sesine büküldüğü bu akustik evren, Sasha Iliashenko’nun Chirp, Chirp, Trill, Warble (2025) adlı üç kanallı film enstalasyonuyla çağdaş bir rezonans yakalar. Kuzey Almanya’daki kuş gözlem istasyonlarında çekilen görüntülere, bilgisayar yazılımlarıyla dijital olarak sentezlenmiş yapay kuş sesleri eşlik eder. Iliashenko, kuşların çok sesli organı syrinx ile insan gırtlağı arasındaki yapısal uçurumu deşifre ederken, insan aklının dijital teknolojilere rağmen öteki canlıların dilini kavrayamayacağını, bilginin minimal invaziv sınırlarını yüzümüze vurur.
Uçan canlıların fiziksel yetenekleri, insanlık tarihi boyunca her zaman bilimsel bir fetih ve askeri mülkiyet arzusu doğurmuştur. Leonie Kellein’ın A Wing Beat! A Wing Beat! (2022) başlıklı transmedial yerleştirmesi, 19. yüzyılın sonunda Julius Neubronner tarafından geliştirilen analog güvercin kameralarından, günümüzün modern savaş drone’larına uzanan tekinsiz bir gözetim kronolojisi kurar. Güvercinin göğsüne sabitlenen kameranın bükülmüş, sarsıntılı perspektifi ile eski bir askeri eğitim arazisinin üzerinde uçan drone görüntüleri birbirine dikilir. Kellein, masum bir uçma arzusunun nasıl hegemonik birer sınır denetim mekanizmasına dönüştüğünü gösterirken, galeride sergilediği şeffaf Cher Ami heykeliyle de kuşu hareketsiz kılan sömürgeci aparatları deşifre eder. Kanadalı sanatçı Joshua Bonnetta ise Arc of Night (2026) filminde gece görüş kameralarıyla Yukarı Bavyera’nın ormanlarında tekinsiz bir gece yürüyüşüne çıkar. 18. yüzyılda biyolog Spallanzani’nin yarasaların yön bulma duygusunu çözmek için kör ve sağır ettiği hayvan deneylerinden ilham alan film, insan merkezli rasyonel bakışın doğayı anlama çabasındaki körlüğü spiritüel ve lirik bir dille eleştirir.
“Görüntü ve ses, insanın tahakkümcü lensinden sıyrıldığında; gökyüzü artık fethedilecek askeri bir alan ya da estetik bir fon değil, insan sonrası koexistansın gerilimli meydanı haline gelir.”
İnsanın doğayı kendi estetik ve ritüel kalıplarına entegre etme çabası, sergideki heykel ve videolarda bedensel birer travma olarak somutlaşır. Clara Spillaert’ın Wedding Dove (2024) adlı mat siyah seramik heykeli, düğünlerde sadakat sembolü olarak havaya fırlatılan beyaz güvercinlerin, insan ellerinin acemi baskısı altında yaşadığı fiziksel şoku kilden bir gövdede dondurur. Sanatçının Nest (2024) adlı diğer yapıtı ise şehir mimarisinde kuşları uzak tutmak için pencerelere yerleştirilen tahta spikes üzerinde kırılgan porselen yumurtaları sahneler; doğanın bu aborjin infaz mimarisini dahi kendi üreme yuvasına dönüştüren ironik direnişini selamlar. Bu estetik ehlileştirme arzusu, TaeHwan Jeon’un Death Star (2025) videosundaki tahnit zanaatının çiğ ve sarsıcı detaylarıyla birleşir. Hayvan cesetlerinin dondurulmuş güzelliğini bir sergi nesnesine dönüştüren bu rasyonel şiddet, Mario Urlaß’ın Hybrid (2026) serisindeki kurutulmuş ve üst üste yığılmış yüzlerce tavuk ayağından oluşan heykellerinde endüstriyel gıda sisteminin soykırımcı boyutunu ve canlı bedenlerin seri üretim nesnelerine indirgenişini grotesk bir estetikle deşifre eder.
Tüm bu kurumsal, askeri ve endüstriyel şiddet katmanlarının karşısında sergi, doğanın kendi otonomisini koruduğu minimalist vahalara da alan açar. Hendl Helen Mirra’nın Robert Walser’in uzun yıllar kaldığı Waldau psikiyatri kliniğinin yakınındaki ormanda çektiği Untitled photographs (D-W) (2008) adlı diptih fotoğraf çalışması, bir ağaç gövdesine asılmış mütevazı bir kuş yuvasını kadraja alır. Dijital manipülasyondan arındırılmış bu Zen-Budist yaklaşım, doğayı kurtarma iddiasındaki insan kibrini sarsan sessiz bir şahitliktir. İsveçli sanatçı Henrik Håkansson ise A Painting for a Bird (2026) serisinde keten, pamuk ve jüt gibi ham tekstillerle gerilmiş devasa boş tuvallerin tam ortasına gerçek ağaç dalları yerleştirir. Sanat kurumunun “White Cube” ezberini bozarak Heidelberger Kunstverein’ın hem içine hem de dış bahçesine yerleştirilen bu anıtsal tuvaller, tablonun nihai resmini yapacak olan gerçek kuşların gelip konmasını bekleyen yaşayan, tamamlanmamış ve ekolojik birer landing pad olarak işlev görür.






