
20. yüzyılın en büyük Britanyalı modern sanatçıları için antik Batı heykelinin cazibesi, geçmişe sığınan melankolik bir geri çekilme değil; tam aksine geleceğe doğru atılmış radikal bir sıçramaydı. Londra sanat sahnesinde modernizm denince akla genellikle Paris galerilerinden, Brancusi veya Picasso’nun atölyelerinden esen avangart rüzgarlar gelir. Ancak Willoughby Gerrish Ltd tarafından düzenlenen “Ancient Form | Modern Vision” sergisi, madalyonun diğer yüzünü çeviriyor ve modernizmin Londra’ya aslında British Museum’un o sessiz, loş koridorlarından sızdığını ilan ediyor. Yarın son günü olan bu rafine seçki, Erken Tunç Çağı’ndan Roma Dönemi’ne uzanan kadim bir mirasın modern ustaların elinde nasıl bir soyutlama enstrümanına dönüştüğünü kanıtlıyor.
Batı dışı sanat pratiklerinin 20. yüzyıl İngiliz sanatçıları üzerinde muazzam bir etkisi olduğu yadsınamaz bir gerçek olsa da, Batı antikitesi de onların malzeme seçimlerini, üretim yöntemlerini, form dillerini ve ikonografilerini derinden etkileyen uzun bir gölge düşürdü. Sergide Kenneth Armitage, Henry Moore, Ben Nicholson, William Staite Murray, William Turnbull ve Emily Young gibi dev isimlerin yapıtları, antik döneme ait gerçek arkeolojik buluntularla yan yana gelerek zamansız bir diyalog kuruyor.
Bu diyalogda antik çağlardan kalan kırık bir heykel parçası ya da bir el baltası, modern sanatçılar için tarihsel birer kalıntı olmaktan çıkıp, soyutlamanın estetik meşruiyetini sağlayan birer öncü modele dönüşüyor.
“Soyut heykel nitelikleri her dönemin iyi heykelinde mevcuttur; Azteklerin, Sümerlerin, Neolitik, Kiklad veya Etrüsk dönemlerinin eserlerinde bu karakter her zaman oradadır.”
Serginin en güçlü kalkış noktalarından birini, ünlü ressam Ben Nicholson’ın kişisel antik eser koleksiyonundan seçilen parçalar oluşturuyor. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, sergide de arz-ı endam eden parçalı bir Kiklad torsosu. Nicholson, Kiklad sanatını kendi minimalist ve geometrik üretimine benzersiz bir biçimde yakın buluyordu; nitekim eşi, efsanevi heykeltıraş Barbara Hepworth’e yazdığı bir mektupta, kendi işlerinin Kiklad veya diğer ilkel dönem eserleri dışında başka hiçbir şeyle bu denli kusursuz bir uyum yakalayamayacağını açıkça itiraf etmişti.
Barbara Hepworth de eşinin bu derin hayranlığını paylaşıyor ve verdiği bir röportajda ellerinde bir Kiklad ya da Neolitik dönem eseri tutmanın kendisinde bir tür “vecd” hali yarattığını, o erken dönemlerden kalan küçücük bir fragmanın bile ruhunu derinden sarstığını belirtiyordu. Antik fragmanların taşıdığı bu gizemli güç, modern Britanya sanatının form arayışındaki en büyük yakıttı.
Sergi alanındaki kurgu, kronolojik zaman algısını tamamen kırarak maddesel bir akrabalık bağı kuruyor. MÖ 5000 yılına tarihlenen Kiklad Adaları kökenli bir yontma bıçak çekirdeği ya da Danimarka’dan gelen Neolitik bir çakmaktaşı balta, Henry Moore’un 1938 tarihli figür çalışmalarıyla veya Emily Young’ın 2025 üretimi çağdaş taş heykelleriyle aynı odada nefes alıyor.
William Turnbull’un Tragic Mask (1982) adlı yapıtı, antik Roma döneminden kalan bir el ya da Eros başı fragmanıyla tekinsiz bir biçimde fısıldaşırken; izleyici resim, heykel ve zanaatın binlerce yıllık evriminde insanlığın formu ve varoluşu anlamlandırma çabasının aslında hiç değişmediğini derinden hissediyor.






