
Berlin sanat ajandasının, özellikle Berlin Sanat Haftası’nın o bitmek bilmeyen telaşı içinde koştururken, Esther Schipper galerisinin kapısından içeri adım attığınızda dışarıdaki gürültü bıçak gibi kesiliyor. David Claerbout, galeriyle gerçekleştirdiği bu ikinci kişisel sergisi Repose (Sükunet/İstirahat) ile izleyiciyi karanlık, sinematik ve algılarımızla sessizce oynayan bir zaman kapsülünün içine çekiyor. 10 Eylül’de açılan ve 24 Ekim 2026’ya kadar sürecek olan sergi, gözümüzün alıştığı o hızlı tüketim kültürüne inat, bizi durmaya ve arka planda kaybolup gidenlere “gerçekten” bakmaya zorluyor.
Sergideki işler, doğayla kurduğumuz o karmaşık, bazen de tahripkar ilişkiye odaklanıyor ama bunu asla kör göze parmağım bir didaktizmle yapmıyor. Berlin’de ilk kez gösterilen dört yeni video çalışması, galerinin karanlığında birbirinden bağımsız pencereler gibi parlıyor.
The woodcarver and the forest (2025) ekranının karşısında durduğunuzda, bir ahşap ustasının ritmik hareketleriyle elindeki kütükten kaşık yontuşunu izliyorsunuz. Başlangıçta son derece meditatif, sakinleştirici gelen bu eylem; çerçevenin dışına, yani pencerenin ardına baktığınızda tekinsiz bir hal alıyor. Usta her bir yongayı düşürdüğünde, dışarıdaki orman yavaş yavaş, sessizce eksiliyor. Yaratımın bedeli, yavaş çekim bir yıkım sahnesi gibi yüzümüze çarpıyor.
Hemen ardından Birdcage (2023) o pastoral huzuru şiddetle bölüyor. Görkemli bir malikanenin yemyeşil bahçesinde gezinirken, ansızın patlak veren şiddetli bir sarsıntı, dingin manzarayı bir anda korku ve gerilim sahnesine dönüştürüyor. Güvenli sandığımız alanların saniyeler içinde nasıl bir felaket senaryosuna evrilebileceğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Serginin görsel anlamda en vurucu işlerinden Eagle Eye (2026), gücün ve özgürlüğün evrensel sembolü olan kel kartalı, bir ameliyat masasında uyanık ama hareketsiz yatarken kadrajımıza sokuyor. CGI ve yapay zeka araçlarının harmanlandığı bu iş, sadece bir hayvanın çaresizliğini değil, “gözlemleyen canlı” ile algoritmik olarak “gözlemlemeyi öğrenen bir model” arasındaki o bulanık çizgiyi izleyiciye sorgulatıyor. Organik olanla sentetik olan tek bir bedende, tek bir bakışta eriyor.
İtalyan kırsalında tek başına duran bir ağacın beş yıllık bir periyotta dijital olarak yeniden kurgulandığı Backwards Growing Tree (2023) ise zaman algımızı tamamen bozuyor. Ağaç tersine büyüyor. Ancak bu tersine işleyiş o kadar yavaş ve usulca gerçekleşiyor ki, doğadaki zamanın akışına karşı kendi biyolojik körlüğümüzle yüzleşiyoruz.
Claerbout’nun temel derdi tam da bu: Zaman ve süreklilik. Sanatçı, bizim sürekli yeni bir uyarıcı arayan, hiperaktif görsel kültürümüze kafa tutuyor. Saatler, hatta yıllar süren bu video işleri, sinematik zamanı o psikolojik olarak “verimsiz” ama gerçek olan biyolojik zamanla eşliyor. Bir olaya değil, aynı anda gerçekleşen sayısız sürece odaklanmamızı istiyor.
Videoların bu yoğun kavramsal yükünü hafifleten, daha doğrusu temellendiren bir diğer detay da sergilenen kağıt işleri. Bu çizimler, dev ekranların ardındaki zihinsel süreci ele veriyor. Sadece filmlerin hazırlık eskizleri değiller; ışığın, rengin, kurgunun ve zamanın kağıt üzerindeki yansımaları olarak serginin sessiz ama güçlü tanıkları konumundalar.
Repose, doğayı romantik bir filtreyle sunmak yerine, insan algısının o eksik, parçalı yapısını deşifre ediyor. Esther Schipper’ın salonlarında, yıkım ve yenilenmenin, tehlike ve estetiğin iç içe geçtiği bu hiper-gerçek evren, dijitalin ve organiğin sınırlarında dolaşmayı sevenler için kesinlikle sezonun en zihin açıcı duraklarından biri. Doğanın ve zamanın nasıl aktığını unutanlar için, ekranların başında usulca istirahat etme vakti.






