
Çağdaş resim sanatında tuval, çoğu zaman yapısal bir uyumun ya da nihai bir estetik uzlaşının mekânı olarak görülür. Ancak Dirimart Londra’da, Jessica Cerasi’nin küratörlüğünde 18 Temmuz 2026 tarihine kadar gerçekleşecek olan “Renk Bir Yerdir” başlıklı grup sergisi, bu kabule kökten meydan okuyor. Hashel Al Lamki, Çağla Ulusoy, Tala Worrell ve Berke Yazıcıoğlu’nun üretimlerini bir araya getiren seçki, tuvali çelişkilerin alelacele çözülmek zorunda olmadığı, aksine sahiplenildiği bir düşünüm düzlemi olarak ele alıyor. Dört ressamın ortaklaştığı bu zemin, resmi bir çözümleme aracı olmaktan çıkarıp, karmaşıklığın kendisiyle bağ kurmanın, çözüme direnç gösteren meselelerle düş kurmanın ve yaşamanın bir yoluna dönüştürüyor.
Kültürel, manevi ve duyusal açıdan kendi içlerinde birden fazla dünya taşıyan bu sanatçıların tuvallerinde, gündelik olan ile yüce olan, yabancı ile tanıdık olan birbirini yok etmeden, aralarındaki sürtünmeden yepyeni bir anlam filizlenene kadar bir arada var oluyor. Örneğin Hashel Al Lamki’nin pratiğinde bellek, sabit bir noktadan ziyade tortul bir katman olarak kendini gösteriyor. Manzaraları ekoloji, göç ve tektonik hareketlerin kesiştiği yaşayan birer arşive dönüştüren Lamki, bir yeri salt temsil etmekle yetinmeyip onu bizzat duyumsatmayı amaçlıyor; anlamın beyan edilen bir şey olmaktan çıkıp yavaşça biriken bir olguya dönüşmesine izin veriyor.
Bu imge biriktirme ve katmanlı algılama hâli Çağla Ulusoy’un yoğun boyanmış yüzeylerinde de kendine has bir ritim buluyor. Ulusoy, kompozisyonlarını planlı bir kurgudan ziyade bilinçdışından parçalar, kültürel kalıntılar ve duyusal izlenimlerle zerk ederek inşa ediyor; böylece renk ve doku, formu dondurmak yerine onu sürekli bir hareket hâlinde tutarak çelişkiyi eserin merkezinde görünür kılıyor. Farklı bir düzlemde algının etiğine odaklanan Tala Worrell’in soyutlamaları ise, görmenin asla tarafsız bir eylem olmadığı bilinciyle şekilleniyor. Abu Dhabi ve New York arasında şekillenen bir arka plana sahip olan Worrell, tuval üzerindeki her bir jesti inanç sistemleri, miras alınan yapılar ve bir arada yaşamanın sessiz talepleri arasındaki bir müzakere alanına dönüştürerek saf estetiği etik ikilemlerle sınıyor.
Pratiğinde arzunun toplumsal yapılar içinde nasıl organize edildiğini, yönlendirildiğini ya da sınırlandırıldığını araştıran Berke Yazıcıoğlu ise dijital çizim, resim ve tasarım arasındaki akışkan geçişlerden besleniyor. Kişisel dürtülerin kolektif kodlar tarafından nasıl şekillendirildiğini mahremiyet ve düzenleme kavramları üzerinden sorgulayan Yazıcıoğlu, izleyicinin bakışını anlam, toplumsal cinsiyet ve kültürel beklenti sistemleri içinde yeniden konumlandırıyor. Sergideki tüm bu farklı arayışları birbirine bağlayan temel unsur ise rengin, kompozisyondan ve konudan önce doğrudan beden üzerinde çalışan duygulanımsal bir birincil dil olarak kabul edilmesi. Bir odanın sıcaklığını düşüren bir mavinin ya da göze ulaşmadan önce göğse çarpan bir kırmızının dilini konuşan “Renk Bir Yerdir”, anlaşılmadan önce yanında durulmayı, önünde hayal kurulmayı ve yaşamanın o üretken gerilimini hissetmeyi talep eden inatçı ve cömert bir okuma sunuyor.