
İnsan ile hayvan arasındaki bağ kadar eski, bir o kadar çelişkili ve hâlâ cevapsız kalmış pek az ilişki var yeryüzünde. Aynı yatağı paylaştığımız kediyle tabağımızdaki eti, tapındığımız mitolojik figürlerle mezbahaya gönderdiğimiz bedenleri birbirinden ayıran o görünmez çizgi nerede başlar? Gözlerinin içine bakıp asla alamayacağımız o cevabı ararken, aslında kendi korkularımızı, arzularımızı ve türsel kibrimizi onların sessizliğine yansıtıyoruz. Berlin’deki carlier | gebauer, 10 Eylül – 14 Kasım 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşan Animal Mirror (Hayvan Aynası) başlıklı kapsamlı grup sergisinde, bu tekinsiz gerilim hattını zoolojinin ötesine taşıyarak türümüzün ahlakı ve varoluşuyla hesaplaşmaya açıyor. On beş sanatçının bir araya geldiği seçki, hayvanı evcil bir yoldaştan kurbana, folklorik bir simgeden sanatsal bir özneye kadar uzanan çok katmanlı rolleriyle mekâna yayıyor.
Sergi alanına adım attığınızda sizi ilk olarak Jelena Bulajić’in fotogerçekçi tuvalleri karşılıyor. Sanatçının Hiroshi Sugimoto’nun dioramalarına atıfta bulunan After Sugimoto, Polar Bear ve Gemsbok (2023) adlı işleri, keten üzerine grafit ve akrilikle kurduğu kusursuz detaycılığıyla idealize edilmiş bir “vahşi doğa” yanılsaması yaratıyor. Ancak bu cam gibi berrak yüzeyler bizi doğaya değil, insanın kurduğu seyir kültürüne götürüyor. Bulajić, serginin kavramsal omurgasını daha girişte kuruyor: Hayvana yönelttiğimiz bakış, hiçbir zaman nötr değil; tamamen insan merkezli projeksiyonlarla ve bastırılmış duygularla yüklü.
Hemen yanı başında Cecilia Edefalk’ın Ko (2011) tablosu bu bakışı daha da soyutlaştırıyor; yüzeye iliştirilmiş bir tel ve minimal ton geçişleriyle, dünyayı ve hayvanı algıladığımız o filtreyi, yani zihnimizdeki “ekranı” sorgulatıyor.
Galerinin derinliklerine doğru ilerledikçe, hayvanın sadece izlenen bir nesne olmaktan çıkıp sürecin ortak yaratıcısına dönüştüğü o radikal eşiğe varıyorsunuz. Aki Inomata’nın Why Not Hand Over a “Shelter” to Hermit Crabs? serisinden çıkan üç boyutlu reçine kabuk, Jeju Adası’nın sınır kavramını sırtında taşıyan bir münzevi yengeç için tasarlanmış. İnsan mimarisinin minyatür bir kopyasını sırtına alıp gezen yengeç, sanatçının tekil imzasını alaşağı ederek eserin bizzat faili haline geliyor.
Bu etik duyarlılık, heykellerini yıllardır hayvan özgürleşmesine adayan merhum Lin May Saeed’in Girl with Cat (2019) işinde çok daha kırılgan bir bedene bürünüyor. Strafor, jüt ve çeliğin endüstriyel soğukluğu, kediye sarılan figürün jestinde saf bir empatiye dönüşüyor.
Serginin belki de en çarpıcı kırılmalarından biri, biyoteknoloji ile organik formların birbirine karıştığı melez odalarda yaşanıyor. Pakui Hardware ikilisinin Extrakorporal (2020) yerleştirmesi; deri, lateks, chia tohumlu silikon ve cam tüplerle adeta prehistorik bir DNA zincirinin günümüzün “gençlik pınarı” saplantısıyla birleştiği sibernetik bir organizma hissi uyandırıyor. Bedenin sınırları öylesine erimiş ki, neyin yapay neyin canlı olduğunu ayırt etmek imkânsız.
Bu bedensel melezliği Paloma Varga Weisz’in yanmış ıhlamur ağacından oyduğu Nasenaffe (2017) ve kâğıt üzerindeki tekinsiz Mouseman and Child (2000) çizimlerinde de görüyoruz; insanla hayvan arasındaki morfolojik sınır, masalsı ama bir o kadar da tekinsiz bir yaratığa evriliyor. Thibault Hiss’in Doe giving birth to a duck (2025) ve kuzgunlu uyuyan figürü ise bu metamorfozu poliüretan ve karbon fiber gibi sentetik malzemelerin dokusal dönüşümüyle uzamda somutlaştırıyor.
Bir diğer salonda Thomas Schütte’nin paslanmış bronz ve çelikten yükselen Praying Dog (2022) heykeli, dua eden bir köpeğin ironik teslimiyetiyle toplumsal hiyerarşileri yüzümüze çarparken; Asta Gröting’in pembe silikondan dökülmüş Dancing Queen’i (2024) zeminde savunmasız, dokunsal bir kütle olarak uzanıyor.
Hemen karşı duvarda Julia Kowalska’nın taze boya kokusunu hissettiren Dogs (2026) tuvali asılı. Kowalska, bilinçaltından çekip çıkardığı figürler arasındaki o belirsiz, neredeyse boğucu duygusal bağı; şefkat ile tahakkümün birbirine karıştığı o tekinsiz yakınlığı rüya gibi bir pusun içinde aktarıyor.
Bu düşsel atmosfer Diego Delas’ın yeşil çay, şarap ve keten tohumu yağıyla karartılmış özel çerçevesi içindeki Atravesarás la noche (2023) resmiyle ve Paolo Salvador’un el dokuması alpaka yünü üzerine işlediği Duna (2026) ile devam ediyor. İki sanatçı da tuvalin dokusunu hayvanın tensel varlığıyla birleştirerek izleyiciyi rasyonel dünyanın dışına çekiyor.
David Zink Yi’nin koyu renk seramikten ürettiği sessiz kütlesi (Untitled, 2018) mekânın zemininde organik bir omurga gibi ağır ağır nefes alırken; Sequoia Scavullo’nun Low Paradise Bow (2026) tuvali bu karanlık dokuya göksel bir hafiflik katıyor.
Sergiden ayrılmadan önce Erik Schmidt’in Day Grey (2025) çalışmasının önünde duruyoruz. Kentin gri, sisli silüetinin üzerine çöreklenmiş güvercinler… Schmidt, tüketim kültürünün ve kentsel ritüellerin ortasında çoğunlukla göz ardı ettiğimiz, hatta kent zararlısı saydığımız güvercinleri kadrajın merkezine alarak sosyal aidiyetlerimizi ve dışlama pratiklerimizi gözler önüne seriyor.
Animal Mirror, galerinin bembeyaz duvarları arasında hayvanı romantize eden o bilindik doğa güzellemelerine prim vermiyor. Aksine, baktığımız her canlının gözünde aslında insanın kendi türsel bencilliğini, yıkımını ve bastırılamaz şefkat arayışını teşhir ediyor. Hayvanı evrimsel bir akraba, biyolojik bir miras ortağı ve nihayetinde insanın kendi karanlığıyla yüzleştiği bir ayna olarak görmek isteyenler için carlier | gebauer, sonbaharın en sarsıcı görsel yüzleşmelerinden birini sunuyor.






