
Londra’nın bağımsız ve dinamik sanat mekânlarından The Perimeter, günümüzün en etkili ve disiplinlerarası sanatçılarından Camille Henrot’nun ‘Don’t’ başlıklı solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, Henrot’nun pratiğinde alışık olduğumuz o devasa, ansiklopedik anlatıların aksine, çok daha içsel, parçalı ve bugüne dair; arzunun karmaşık doğası ile gündelik hayatın bürokratik katmanları arasındaki o tekinsiz gerilimi estetik bir çatışmaya dönüştürüyor.
Camille Henrot’nun The Perimeter’daki işlerine baktığınızda, karşınıza tek bir sanatçı profili değil, birbirine zıt kutuplarda gezinen iki farklı benlik çıkıyor. Sanatçı burada, insan doğasının o bitmek bilmeyen çelişkilerini adeta bir laboratuvar titizliğiyle ayrıştırıyor.
Sergideki işleri birbirinden ayıran ama aslında birbirini tamamlayan o iki farklı damarı şöyle düşünebiliriz:
‘Tropics of Love’ (2014–devam ediyor): İlk tarafta sanatçının kağıt üzerinde hayat bulan o ham, filtrelenmemiş çizimleri var. Sanki elini kağıttan hiç kaldırmadan, bilinçaltının tüm tortularını dışarı kusuyormuş gibi… Burada gördüğümüz figürler, bildiğimiz insan formundan çok uzak; hibrit varlıklar bunlar. Birleşiyorlar, birbirlerinden ayrışıyorlar, dua ediyorlar, bazen kusuyorlar… Henrot bu işlerle, birey dediğimiz o kutsal sınırların aslında ne kadar geçirgen olduğunu, insan ile hayvan ya da dişil ile eril arasındaki o keskin çizgilerin ne kadar kolay yıkılabileceğini yüzümüze vuruyor.
‘Dos and Don’ts’ (2021–devam ediyor): Diğer yanda ise serginin ana gövdesini oluşturan bu seri duruyor. Burası artık kağıdın o saf halinden çok daha farklı bir dünya. Henrot burada akriliği, dijital baskıyı, kolajı ve 3D parçaları birbirinin içine geçiriyor. İşin mutfağında ise Sigmar Polke’nin eski baskı stüdyosu Mike Karstens var; yani el emeği ile makineleşmiş üretimin o gerilimli birlikteliği bizzat tuvalin üzerine taşınıyor. Bu işleri yaparken elindeki pasta kreması aparatlarını kullanarak tuvalden taşan o boya yumrularını oluşturması, sanatçının kontrol etme arzusuna karşı bedensel bir isyanı gibi.
‘Dos and Don’ts’ serisi, sanatçının annesinin evinden kurtarılan eski görgü kuralları kılavuzlarından alınan kesitlerle şekilleniyor. Bu kitapçıklar, Henrot’nun tuvalinde dijital birer arayüz, ekran görüntüleri, aile fotoğrafları ve bilgisayar hata mesajlarıyla üst üste biniyor.
Sanatçının kolajları, izleyiciye kılavuzların dersini verme konusunda cimri davranıyor; “Don’t Spread Out Your Elbows” gibi yarım kalmış cümleler, tıpkı tarayıcıda açık unutulmuş sekmeler gibi zihnimizde asılı kalıyor. Henrot burada, baskıcı sosyal normların aslında kuralları yıkmak için bir gizli anahtar olabileceğini öne sürerken; dijital dünyanın vaat ettiği demokratikleşme ile sunduğu gözetim toplumu arasında ironik bir köprü kuruyor.
Sergi, teorisyen Lauren Berlant’ın non-sovereignty kavramı üzerinden, karşılıklı bağımlılığımızın sınırlarını çiziyor. Henrot, izleyiciyi şu temel psikanalitik soruyla yüzleştiriyor: Bizi felakete sürükleyen, gelişmemizi engelleyen şeylere neden bu kadar tutkuyla bağlanıyoruz? Henrot’nun film ve enstalasyonlarında sıkça rastladığımız o sonsuz ölçekli, evrensel bakış açısı yerini burada çok daha yerel, buraya ve şimdiye ait bir duyarlılığa bırakıyor. Sergi, başlığındaki olumsuz emir kipinin “Don’t” / Yapma aksine, şaşırtıcı derecede kaotik bir iyimserlikle final yapıyor. Bizler, toplumsal kodların, teknolojinin, arzunun ve kurumların ördüğü ağların içinde birbirimize muhtacız. Henrot’nun çalışması, bu muhtaçlık halinin –yani benmerkezci egonun çöküşünün– aslında bir yıkım değil, bir özgürleşme imkânı sunduğunu kanıtlıyor.
Londra sanat sahnesinde, insan olmanın o komik, utanç verici ve muazzam derecede insani hallerine dair bir dönüm noktası niteliğindeki bu sergi, 25 Temmuz 2026 tarihine kadar The Perimeter’da izlenebilir.