
Barselona’nın Séneca sokaklarında bahar rüzgarları eserken, Alzueta Gallery’de son günlerine yaklaşan çok özel bir sergiye konuk oluyoruz. Xènia Fuentes’in “La piel y el oro” başlıklı kişisel sunumu, fotoğraf tarihçisi ve bağımsız küratör Juan Naranjo’nun sergiye özel hazırladığı “Sanatsal Bir Madde Olarak Beden” yaklaşımıyla, fotoğrafın çağdaş dünyadaki yerini yeniden sorguluyor. 12 Nisan 2026‘da sona erecek olan bu sergi, günümüzün her anı dijital platformlarda sergileme ve benliği banal bir tüketim nesnesine dönüştürme tutkusuna estetik bir başkaldırı niteliği taşıyor.
Sosyal medyanın ve özellikle Instagram’ın selfie kültürüyle mahremiyeti sıradanlaştırdığı bir çağda, Fuentes tam tersi bir yöne, sistemli bir benliği reddetme sürecine giriyor. Sanatçı, eserlerinde kimliğin özü ve tanınma aracı olarak görülen yüzünü tamamen gizleyerek, portrenin o klasik psikolojik okumasını devre dışı bırakıyor. Yüzün yokluğu, kimliği görünmez kılarken dikkati bedene; yani üzerine toplumsal, kültürel ve cinsiyetle ilgili gerilimlerin işlendiği sembolik bir yüzeye ve bir maddeye çekiyor. Bu yaklaşım, selfie kültürünün getirdiği aşırı teşhirciliğe karşı, kimliği görünmez kılarak onu üreten mekanizmaları kanıtlamaya çalışan bir direniş jesti olarak öne çıkıyor.
Serginin en çarpıcı unsurlarından biri, Fuentes’in kostüm seçimi olarak karşımıza çıkan boğa güreşçisi kıyafetleri oluyor. Tarihsel olarak erillik ve kahramanlıkla özdeşleşen bu kıyafeti sahiplenen sanatçı, onu ritüelistik bağlamından koparıp bir sorgulama aracına dönüştürüyor. Kıyafetin feminen bir terim olan elbise kelimesiyle kurduğu dilsel oyun ve eril bir simgenin kadın bedeni üzerinde taşınması, eril ve dişil olanın keskin zıtlıklar değil, geçirgen pozisyonlar olduğunu fısıldıyor. Yüzün de gizlenmesiyle birlikte figür artık sadece erkek alanını işgal eden bir kadın olmaktan çıkıp, toplumsal cinsiyet kategorilerinin istikrarını sorgulayan muğlak bir varlığa evriliyor.
Görsel dil olarak Barok tenebrist ışıkçılığını anımsatan, yoğun ve monokrom bir aydınlatma tercih edilmiş; bu da bedeni bir anlatı sahnesine dönüştürüyor. Uzun pozlama tekniğiyle yaratılan titreşim ve akışkanlık etkisi, sanatçının jestlerini adeta piktoral bir lekeye, soyut birer fırça darbesine yaklaştırıyor. Fotoğraf ve performansın hibrit bir bölgesinde konumlanan bu sahneler, otoportreyi bir kimlik onaylama egzersizi olmaktan çıkarıp temsil sistemlerini ve çağdaş benlik inşasını sorgulayan güçlü ve şiirsel bir eleştiri cihazı haline getiriyor.






