
Sinema dünyasında bazı yönetmenler vardır; onlar hikaye anlatmazlar, birer dünya inşa ederler. Amanda Kramer da tam olarak bu türden bir “mimar”. Tiyatral estetiği, Brechtiyen yabancılaştırma efektini ve kurmaca dünyaların o yapay ama büyüleyici atmosferini sevenler için Kramer, çağdaş sinemanın en nevi şahsına münhasır isimlerinden biri. 2025 Sundance Film Festivali’nin NEXT seçkisinde prömiyerini yapan son filmi “By Design”, yönetmenin bu kendine has vizyonunu bir üst seviyeye taşıyor: Juliette Lewis’in ruhu, zarif bir ahşap sandalyeye hapsoluyor.
Filmde Juliette Lewis, Camille karakterine hayat veriyor. Camille, arkadaşlarıyla çıktığı bir vitrin gezisinde sıradan ama büyüleyici bir ahşap sandalyeye (bir Baumann tasarımı) aşık olur. Onu satın alamadan dükkandan ayrılır, ertesi gün tüm birikimiyle geri döner ancak sandalyenin çoktan satıldığını öğrenir. Sandalyeyi alan kadın (Marta), onu eski sevgilisi piyanist Olivier’e (Mamoudou Athie) veda hediyesi olarak göndermiştir. Bu kaybın yarattığı derin kederle Camille’in ruhu bedenini terk eder ve o mükemmel işçilikli objenin, yani sandalyenin içine girer. Camille’in bedeni ruhsuz bir kap gibi kalırken, Olivier ve “sandalye” arasında tuhaf, sarsıcı bir bağ kurulur.
Kramer ile yapılan röportajdan anladığımız kadarıyla, yönetmen geleneksel mood board yönteminden nefret ediyor. Ona göre bir görsel desteye The Shining’den bir kare koymak gereksiz bir tekrardan ibaret. Kramer, bunun yerine zihnindeki “Rolodex”i, yani bellek kartlarını karıştırıyor.
Film, 1980’lerin ortalarını andıran bir atmosfere sahip; ancak bu, tarih kitaplarındaki 80’ler değil. Kramer’ın deyimiyle, “1980’lerin hallucinatory (halüsinatif) bir hatırası”. Cep telefonlarının, kaydırma hareketlerinin veya metin baloncuklarının olmadığı bu evren, bir rüya ile anı arasındaki o puslu “hipnagojik alanda” geçiyor. Yönetmen, günümüz hayatıyla ilgilenmediğini açıkça belirterek, bizi zamansız bir estetiğin içine hapsediyor.
Filmin kalbindeki nesne olan Baumann sandalyesi, prodüksiyon tasarımcısı Grace Surnow ile yapılan uzun araştırmalar sonucu seçilmiş. Kramer, bu seçimdeki felsefeyi şöyle açıklıyor:
“Hiç enerjisi olmayan, ‘vibeless’, güzel ama çok sade bir sandalye bulduk. Öyle sadedir ki yanından geçer gidersiniz; ama eğer durup bakarsanız, o inanılmaz zarafeti fark edersiniz.”
Kramer’a göre bu sadelik, birçok kadının ulaşmak istediği ama sade/düz olmaya güvenemedikleri için başaramadıkları bir arzu nesnesi. Camille’in sandalyeyle kurduğu bu ontolojik bağ, aslında karakterin kendi güvensizlikleri ve güvenlik arayışıyla doğrudan ilintili.
Sinema tarihinde beden değiştirme filmleri genellikle komedi unsuru olarak kullanılır; “Eyvah, yanlış vücuttayım” paniği üzerinden kahkaha devşirilir. Ancak Kramer, bu türü bir korku ve ahlak masalı olarak yeniden kurguluyor.
Röportajda belirttiği gibi, bu tür filmler genelde karakterin “Aslında hayatımı ve bedenimi ne kadar çok seviyormuşum” demesiyle biter. Oysa By Design’da Camille, hayatının geri kalanını bir sandalye olarak geçirmekten büyük bir haz alıyor. Bu, türün “Hristiyan ahlakına dayalı” klasik sonunu reddeden, radikal ve hüzünlü bir tersyüz etme eylemi.
Juliette Lewis, Kramer için sadece bir oyuncu değil, diğer oyuncuların içeri girmesini sağlayan “görkemli bir kapı”. Yönetmen, Lewis’in karakteri canlandırırken sergilediği o pısırık/çekingen ama içten içe kararlı tavrın, sandalyenin gösterişsiz zarafetiyle mükemmel bir uyum sağladığını düşünüyor.
Kramer’ın tiyatro geçmişi, filmdeki beden kullanımını da doğrudan etkilemiş. Sinemanın gövdeyi parçalara ayırabilme (sadece elleri veya ayakları gösterme) yeteneğini, bir mankeni parçalara ayırmak gibi kullanıyor. Filmdeki vecd dansı sahneleri ile tamamen hareketsiz bir bedenin (veya sandalyenin) yan yana gelmesi, zihnin dans ettiği ama bedenin sustuğu o tekinsiz boşluğu harika yansıtıyor.
Amanda Kramer, By Design ile sinemanın sadece bir hikaye anlatma aracı olmadığını, aynı zamanda bir plastik sanatlar ürünü olabileceğini kanıtlıyor. Peter Greenaway’in “Ressamların sineması olabilirdi ama olmadı” sözüne atıfta bulunan yönetmen, bu filmle ressamların ve tasarımcıların sinemasını geri istiyor.
Film, objelere duyduğumuz hastalıklı tutkuyu, nesneleşme arzusunu ve insan olmanın getirdiği o ağır “ruh taşıma” yükünden kurtulma hayalini sarsıcı bir dille anlatıyor. Eğer ana akım anlatıların konforlu limanlarından sıkıldıysanız ve sinemanın bir “blender” gibi her şeyi karıştırıp size bambaşka bir rüya sunmasını istiyorsanız, bu ahşap sandalyeye oturmaya hazırlanın. Ama dikkat edin, kalkmak istemeyebilirsiniz.






