
İklim krizinin, sömürgeci botaniğin ve ekolojik yasın sanatsal birer manifestoya dönüştüğü Viyana İklim Bienali (Klima Biennale Wien), bu yıl zihinleri zorlayan sarsıcı bir başlıkla karşımızda: “Unspeakable Worlds” (Dile Gelmeyen Dünyalar). Dilin, istatistiksel verilerin ve kuru metriklerin küresel felaketleri anlatmakta çaresiz kaldığı o uçurum kenarında, bienal yönetimi sanatı radikal bir alan açıcı olarak konumluyor.
14 Şubat 2027’ye kadar kesintisiz şekilde devam edecek olan bu ekolojik yüzleşmenin ana üssü ise tam da bu felsefeye yakışan bir yer: Avusturyalı efsanevi sanatçı ve mimar Friedensreich Hundertwasser’in düz çizgilere meydan okuyan organik, dışavurumcu binası Kunsthaus Wien. Bu sıra dışı mekân, bienalin odak noktası olan ve 14 uluslararası sanatçıyı bir araya getiren “Seeds. Reclaiming Roots, Sowing Futures” başlıklı anıtsal grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Doğanın sömürgeleştirilmesine ve ekosistemin yıkımına karşı köklü bir direniş alanı kuran sergi, son dönem çağdaş sanat dünyasında bir çığ gibi büyüyen “tohum ve çimlenme” metaforunun en olgun, en sarsıcı anatomisini sunuyor.
“Dil sınırlarına ulaştığında, sanat yeni alanlar açar.”

Son dönemde tohum imgesi, içinde bulunduğumuz savaş ve iklim çöküşü atmosferinde hem gerçek hem de mecazi birer sığınak olarak sergileri istila etmiş durumda. Öyle ki, içinde bulunduğumuz 2026 Venedik Bienali’nin Giardini alanındaki Kitap Pavyonu bile Dakar merkezli RAW Material Company’nin “Ideal Seeds for Fertile Grounds” adlı kütüphane projesini ağırlıyor. Viyana’daki sergi ise bu küresel eğilimi didaktik bir çevre aktivizminin ötesine geçirerek poetik bir yüzleşme alanına taşıyor.
Serginin girişinde izleyiciyi Filistinli sanatçı Jumana Manna’nın Faslı zanaatkârlarla kolektif bir bağ kurarak ürettiği neşeli, antropomorfik seramik heykelleri karşılıyor: Family (Extended). Bu seramik işler, Levant kırsalındaki eski evlerin duvarlarına inşa edilen ve tahıl saklamak için kullanılan geleneksel “khabya” kaplarının sanatsal birer yorumu.

Metal ve betondan yapılmış endüstriyel bir platform üzerine monte edilen bu heykeller, tarımın kolektif geleneklerden kopup kapitalist ve mekanik depolama pratiklerine geçişiyle değişen mimari yapısına sert bir eleştiri getiriyor. Sanatçının, Svalbard küresel tohum deposu ile Lübnan’daki ICARDA arasındaki tohum transferini inceleyen ünlü 2018 yapımı filmi Wild Relatives da sergi programı kapsamında izleyiciyle buluşuyor.
Serginin derinliklerine doğru ilerledikçe, Hundertwasser’in o meşhur engebeli ve organik zeminine inatla meydan okuyan, köşeli ahşap bir kafesin içinde parıldayan canlı bir çim alanı dikkat çekiyor. Danimarkalı sanatçı Tue Greenfort’un Monoculture adlı bu yaşayan yerleştirmesi, Avusturya’da en yaygın olarak yetiştirilen beş endüstriyel mahsulü canlı canlı sergileyerek yerel biyoçeşitliliğin ne denli hızlı bir çöküş içinde olduğunu gözler önüne seriyor.
Bu yeşil alanın hemen yanında, duvara asılmış küçük bir bronz heykelcik yükseliyor: Criewener No. 104 (2022). Artık neredeyse hiç ekilmeyen eski, orijinal bir tahıl türünün tohumlarından yetiştirilen bu başak sapı, endüstriyel tarım çarkları arasında yok olmaya yüz tutmuş bir genetiğin estetikleştirilmiş, koruma altına alınmış kıymetli bir kutsal kalıntı olarak sergide parıldıyor.
Mekânın kıvrımlı merdivenlerinden ikinci kata tırmandığınızda ise odadan dışarı taşan devasa, tohum şeklinde bir şişme PVC heykel sizi karşılıyor. Geçtiğimiz yıl Turner Ödülü’ne de aday gösterilen Kapwani Kiwanga’nın Vivarium: Apogamy (2020) adlı eseri, 19. yüzyılda sömürge güçlerinin yerel bitki örneklerini kendi doğal habitatlarından koparıp dünyanın dört bir yanına güvenle taşımak için kullandığı cam Wardian kafeslerini taklit ediyor.
Kiwanga bu yerleştirmeyle sömürgeci ekolojinin doğayı nasıl manipüle ettiğini gösterirken, eserin alt başlığında geçen ve bitkilerin döllenme olmaksızın, eşeysiz üreme sürecini tanımlayan Apogam
y kavramını bitkisel bir direniş metaforuna dönüştürüyor. Bu kavram, doğanın insan eliyle yapılan zararlı müdahalelere karşı kendi başına geliştirdiği o otonom mutasyonu ve hayatta kalma adaptasyonunu simgeliyor.
Heykelin arkasındaki duvarda asılı duran, dokuma yün ve sırlı seramiklerden oluşan Seedbank (2020) adlı duvar halısı ise Afrika pirincinin replikalarını barındırıyor. Kiwanga, köle ticaretinin dilsiz tanıkları olarak tanımladığı bu pirinç taneleri üzerinden, tarım ve tekstil endüstrisindeki ırkçı sömürü tarihini ve bu sömürünün göbeğindeki sessiz, görünmez köle direnişlerini tuale ve seramiğe ilmek ilmek işliyor.
Kürasyonun en sessiz ve lirik köşesinde ise Şilili efsanevi şair ve sanatçı Cecilia Vicuña’nın Semiya (Seed Song) adlı video çalışması duvara yansıtılıyor. Videonun yanında, çalışmanın ilham kaynağı olan erken dönem şiiri “Semiya (On Behalf of Seeds)” yer alıyor.
Vicuña bu şiirinde, dönemin Şili Başkanı Salvador Allende’ye kentsel alanları devasa bahçelere dönüştürmek için bir tohum günü ilan etmeyi önerdiğini, Allende’nin ise ona “Bu eylem için zaman henüz olgunlaşmadı” cevabını verdiğini anlatıyor. Vicuña, İspanyolca tohum anlamına gelen “semilla” kelimesi yerine kasten “semiya” kelimesini kullanarak, projesindeki o “semi” (neredeyse / henüz değil) askıda kalma halini dille vurguluyor. Sanatçının And Dağları’ndan nesli tükenmekte olan tohumları büyük bir zarafetle toplarken, arka planda doğaya yaktığı o iç parçalayıcı makam ve ağıt, serginin dile gelmeyen o mistik kederini doğrudan ruhumuza üflüyor.
Seeds. Reclaiming Roots, Sowing Futures sergisi, çıkışta izleyicinin eline steril bir reçete ya da sahte bir umut optimizmi tutuşturmuyor. Geride kalan tek şey; kesintisiz bir kırılganlık hissi ve amansız bir mücadele bilinci.
Tohumlar burada sadece geleceğe dair naif birer yeşerme sembolü değil; sömürgeciliğin, ırkçılığın ve ekolojik katliamların hafızasını taşıyan sert birer direniş kapsülü. Sergideki en güçlü işler, çevre felaketlerini grafiklerle netçe açıklamak yerine; o felaketin içindeki muğlaklıkta, yasta ve saklı potansiyellerde ikamet etmeyi seçiyor.






