
Apartmanımızın bu katında bugün, Karaköy’ün o dar ve tarih kokan sokaklarından birine, .artSümer’e konuk oluyoruz. İstanbul’un katman katman yükselen hafızasında, bazen en net bilgilerden ziyade, hatırlanmayanların bıraktığı o boşluklar bize gerçek hikâyeyi anlatır. Özge Topçu, galerideki ilk kişisel sergisi “The Grace of Unknowing” (Bilmemenin Zarafeti) ile bizi tam da bu boşlukların içine, ideolojilerin, mitlerin ve coğrafyanın flulaştığı o tekinsiz ama büyüleyici alana davet ediyor.
Bu sergi, Batı kimliğinin köklerine dair anlatılan o parlak Helenistik hikâyelerin ardındaki gölgelere, Doğu Akdeniz’in unutturulmuş ya da sessizce silinmiş bağlarına odaklanıyor. Topçu, bir arkeolog titizliğiyle ama bir şairin naifliğiyle, kültürel kökenlerin sabit doğrular değil, hatırlananlar ve unutulanlarla şekillenen kırılgan takımyıldızlar olduğunu hatırlatıyor. Apartmanımızın temellerinde saklı kalmış eski bir yazıtın tozunu üfler gibi, bilmemenin getirdiği o derin zarafete yer açıyoruz.
İstanbul’un karmaşık dokusunda, geçmiş bazen bir yük, bazen de bir kaçış noktasıdır. Özge Topçu, 31 Ocak – 6 Mart 2026 tarihleri arasında izlenebilecek olan sergisinde, bu karmaşayı bir çözümleme çabasından ziyade bir rezonans alanı olarak kurguluyor. Sergi, iki ana aks üzerinde yükseliyor: Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar ve Göksel Sarkıtlar. Bu iki seri, izleyiciyi Akdeniz’in tuzlu sularından İber yarımadasının geometrik desenlerine uzanan geniş bir kültürel göç haritasına çıkarıyor.
Bu katın havasında bugün, antik terrakota kokusu ile modern dijital rezonanslar birbirine karışıyor. Topçu, “köken” kavramını bir mülkiyet meselesi olmaktan çıkarıp, seçici hatırlama ve sessiz el koymalarla örülmüş akışkan bir anlatı olarak yeniden tanımlıyor.
Serginin en dikkat çekici bölümlerinden biri olan Re-deciphered Scripts (Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar), yüzünü Akdeniz’in en eski yazı sistemlerinden biri olan Fenike alfabesine dönüyor. Topçu, bu antik harfleri arkeolojik fragmanları andıran terrakota kaplar üzerinde şekillendiriyor. Ancak burada dil, kalıcı bir işaret olmaktan çok, silinmeye ve yanlış aktarılmaya açık narin bir malzeme olarak ele alınıyor.
İşin içine giren ses yerleştirmesi ise, yazının o katı ve değişmez yapısını sarsıyor. Dil, bir taşa kazınmış hüküm olmaktan çıkıp, zamanın sonsuzluğu içinde yankılanan uçucu bir titreşime dönüşüyor. Bu bölüm, Batı medeniyetinin temeli sayılan yazı kültürünün, aslında ne kadar çok Doğu Akdeniz tuzu ve tozu barındırdığını sessizce fısıldıyor.
Özge Topçu, serginin diğer bir aksı olan Celestial Stalagmites (Göksel Sarkıtlar) ile yazının ötesine, süsleme ve mitolojiye geçiyor. İber seramik geleneklerinden yola çıkan sanatçı, bu formların içine gizlenmiş İslam ve Kuzey Afrika geometrilerinin izini sürüyor. Görsel dillerin, sembollerin ve kozmolojik motiflerin bir bölgeden diğerine nasıl sürüklendiğini, kökenlerinden koparak görünmez mağaralardaki sarkıtlar gibi nasıl yeni anlamlar kazandığını gözler önüne seriyor.
Bu yerleştirme, kültürel mülkiyet tartışmalarına estetik bir yanıt veriyor: Hiçbir form tek bir yere ait değildir; hepsi göç eder, dönüşür ve paylaşılan bir gökyüzünün parçası haline gelir. Topçu’nun seramiği ele alış biçimi, bu aidiyet karmaşasını lirik bir görsellikle sunuyor.
“The Grace of Unknowing”, izleyiciyi her şeyi tam olarak bilme veya sahiplenme dürtüsünden vazgeçmeye çağırıyor. Serginin sunduğu asıl zarafet de burada yatıyor: Çözüme ulaşmak yerine, rezonansta kalmak. Topçu’nun yapıtları, tarihin karanlık köşelerinde, “bilmemenin” o yarı aydınlık ışığında varlığını sürdüren bağların güzelliğini ortaya çıkarıyor.
Eğer bu kış İstanbul’un sanat rotasında hem entelektüel bir derinlik hem de görsel bir dinginlik arıyorsanız, .artSümer’in kapısından içeri girmeli ve Özge Topçu’nun kurduğu bu kadim ama bir o kadar da taze evrene misafir olmalısınız.
Sergi Bilgileri:
Sanatçı: Özge Topçu
Sergi Başlığı: The Grace of Unknowing (Bilmemenin Zarafeti)
Mekan: .artSümer, Karaköy – İstanbul
Tarih: 31 Ocak – 6 Mart 2026






