Sprüth Magers’ta Kül, Uzay Tozu ve İki Diana’nın Melankolisi “The good, the true and the beautiful”

LemonLondra, Sokak5 dakika önce1 Tıklanmalar

Londra’nın o her zamanki gri, telaşlı koşturmacasından sıyrılıp, Mayfair’in lüks vitrinleri arasından Sprüth Magers’ın kapısından içeri süzüldüğümde, dışarıdaki dünyanın tamamen kapandığı o nadir anlardan birini yaşadım. Lucy Dodd’un 18 Eylül’de açılan ve ne yazık ki 24 Ekim’de veda etmeye hazırlanan kişisel sergisi “The good, the true and the beautiful” (İyi, Doğru ve Güzel), izleyiciyi sadece görsel bir şölene değil, ateşin, toprağın ve yıldızların iç içe geçtiği kozmik bir ayine davet ediyor. Kapanmasına sayılı günler kala, bu serginin bende bıraktığı o yoğun tortuyu sıcağı sıcağına paylaşmak istedim.

Serginin merkezinde görünmez ama fısıltısı her tuvalde yankılanan bir figür var: Artemis, namıdiğer Diana. Ormanların, yabanın ve ayın tanrıçası. Dodd, bu mitolojik karakter üzerinden o kadar zarif ve can alıcı bir kişisel-kolektif bağ kuruyor ki etkilenmemek elde değil. Bir yanda büyükannesinin de taşıdığı bu isim; diğer yanda ormanların dokunulmaz avcısı Tanrıça Diana ve onun adeta trajik bir ayna görüntüsü olan Galler Prensesi Diana Spencer. Tanrıça Diana, evliliği reddedip özerkliğini koruyan ve bu sınırları ihlal edenleri acımasızca yok eden güçlü bir avcıyken; Prenses Diana tam da aynı özerklik ve özgürlük arzusu yüzünden medyanın amansızca “avladığı” bir kurbandı. Dodd, bu iki kadının ruhunu galerinin duvarlarında usulca çarpıştırıyor.

Sanatçının pratiğindeki en radikal değişimlerden biri, New York’un kırsalından İskoçya’nın o hırçın, rüzgarlı Moray kıyılarına taşınmış olması. Eserlerin dokusuna baktığınızda o coğrafyanın nefesini doğrudan alıyorsunuz. Özellikle Haziran 2025’te Dava Moor’u kasıp kavuran ve İngiltere’nin ilk “mega-yangını” olarak tarihe geçen o korkunç felaketten arda kalan yanmış turbalar (peat), bu serginin ana malzemesi. Findhorn Nehri’nin sularında sürüklenip kıyıya vuran o kömürleşmiş, karbon dolu hafıza; sanatçının atölyesinde ıslatılıp bir pigmente dönüşmüş. Sadece bu yangın artıkları da değil; bakır mürekkebi, ezilmiş koşnil böcekleri, yerel otlar, spirulina ve gezegenimizden bile yaşlı olan, uzayın derinliklerinden gelmiş ezilmiş göktaşı tozu! Orman tabanındaki çürümüş bir yaprakla, uzay boşluğundaki bir meteorun aynı tuvalde erimesi izleyiciye adeta sinematik bir tecrübe sunuyor.

Sergiyi gezerken beni en çok çarpan, Dodd’un ilk kez denediği dairesel formlar oldu. Karşınızdaki tuvaller bir anda ay diskine, avcının hedef tahtasına, bir göze ya da bir kadının göğsüne dönüşüveriyor. Ancak bu kusursuz daireselliği bozan bir eser var ki, şüphesiz serginin en boğaz düğümleyen parçası. Bir “atlama tahtası” formunda tasarlanmış bu devasa çalışma, Prenses Diana’nın ölümünden kısa süre önce bir yatın ucunda tek başına, omuzları çökük oturduğu o ikonik, melankolik fotoğrafı referans alıyor. Sanatçı, güverte ile deniz arasındaki o “arafta olma” halini, özel hayatla kamusal alan arasındaki o sıkışmışlığı; merkezdeki yoğun ve karanlık toprak tonlarından dışarıya doğru fırlatılan, sıçratılan vahşi fırça darbeleriyle küllü grilere, suların o tekinsiz mavisine ve tek tük parlayan turkuazlara dönüştürmüş. Eserin karşısında durduğunuzda, o yalnızlığın bir dalga gibi üzerinize kapandığını hissediyorsunuz.

Tüm sergi, 2026 yılının o yoğun ay döngülerinin ritmiyle üretilmiş. Eserler, ekranların hayatımızı ele geçirdiği, yapay ışıkların gözümüzü kör ettiği modern çağımıza sessiz ama sert bir itiraz niteliğinde. Dodd, o diktörtgen ekranların düzlüğüne inat, bazı tuvalleri o kadar karanlık, o kadar yoğun bir dokuyla işlemiş ki, Artemis’in karanlığa taşıdığı o içsel ışığı bulmak için gözlerinizi kısmanız, karanlığın içine “gerçekten” bakmanız gerekiyor.

Galerinin kapısına doğru yöneldiğimde dönüp resimlere son bir kez daha baktım. Tuvallerin üzerindeki o devasa mitolojik ve kozmik anlatıyı usulca topraklayan çok naif, çok insani izler vardı. Bir köşede minik bir çocuğun ayak izi, diğer yanda pigmentin içinde öylece unutulmuş, hayaletimsi bir çukur bırakan fırça izi… Dodd’un *”The good, the true and the beautiful”*u, iklim krizinden uzay tozuna, yüzyıllık mitlerden bir kadının yapayalnız melankolisi ve bir çocuğun masumiyetine kadar her şeyi katman katman yüzeye çıkarıyor.

Eğer şu günlerde yolunuz Londra’ya düşerse, 24 Ekim’de sular çekilmeden Sprüth Magers’a mutlaka uğrayın. Çünkü bu, sadece bir sergi değil; yıldız tozunun, külün ve kendi ışığını arayan kadınların sessiz, vakur bir direnişi.

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3