
Sene 1982. Doğu Almanya’nın kasvetli kıyıları ve hırçın dalgalarıyla çevrili Rostock kentinde, sınırların boğuculuğuna sıkışmış bir garson: Paul Gompitz. Ne üniversite okumasına izin verilmiştir ne de hayallerinin şehri olan Sicilya’nın en güneyindeki Syrakus’a gitmesine… Tıpkı 1801 yılında yazar Johann Gottfried Seume’nin yollara düşüp gerçekleştirdiği o efsanevi yolculuk gibi, Avrupa’nın bittiği o güneyli uca ulaşmak onun tek arzusudur. Ancak rejimin barikatları seyahat talebini reddedince, Paul gözünü Baltık Denizi’nin karanlık sularına diker ve yıllar sürecek gizli bir kaçış planı hazırlamaya başlar.
Yönetmen Lars Jessen’in, F. C. Delius’un aynı adlı anlatısından (ve 1988’de Doğu Almanya’dan kaçan Klaus Müller’in gerçek hikâyesinden) uyarladığı Spaziergang nach Syrakus, odağına işte bu büyük özgürlük tutkusunu alıyor. Başrolde ise Doğu Alman karakterlerinin ekranlardaki simgesi haline gelen Charly Hübner ve gerçek hayattaki eşi Lina Beckmann yer alıyor.
Sakin Bir Ritim, Dramadan Uzak Bir Bencillik
Kamera, bir insanın özgürlük uğruna neleri göze alabileceğini perdeye taşırken ne yazık ki filmin temposu bir gerilim hikâyesine değil, fazla “rahat ve konforlu” bir gezintiye dönüşüyor. Tehlikeli bir kaçışın barındırması gereken yüksek dramatik ivme ve gerilim, senaryodaki mantık boşlukları ve filmin sakin anlatımı arasında eriyip gidiyor.
Hikâyenin en sarsıcı tonu ise karakterin ahlaki yol ayrımında saklı. Paul’ün yıllarca planlarını eşi Anne’den gizlemesi, onu geride bırakarak rejimin sert baskılarıyla baş başa terk etmesi, özgürlük peşinde koşan bir tutkulu romantik yerine son derece bencil bir figür yaratıyor. Şehrin soğuk limanlarından İtalya’nın sıcak kıyılarına uzanan bu sinematik yolculuk perdede şu buruk soruyu bırakıyor: İnsan uzaktaki özgürlüğü bulurken arkasında bıraktığı aşkı ve yuvayı yitiriyorsa, o özgürlük gerçekten kazanılmış sayılır mı?