
Bilinmezliğin ve şeffaf olmama hakkının stratejik bir güce dönüştüğü noktada, Salim Green’in disiplinlerarası pratiği filizlenmeye başlıyor. Nesneleri ya da kavramları merkezinden değil, tam da çeperlerinden tanımlamayı seçen genç Amerikalı sanatçı, Avrupa’daki ilk kişisel sergisi “Sugarshack” ile Berlin’deki Société galeride izleyiciyi ağırlıyor.
Serginin ismi, sanatçının babasının doğup büyüdüğü Iowa’nın Waterloo kentindeki harap olmuş veya terk edilmiş binaları tanımlamak için kullandığı bir tabirden geliyor. Büyük Göç döneminde ırk ayrımcılığının yaşandığı Güney bölgelerinden kuzeye, sanayi merkezi Waterloo’ya gelen Siyah Amerikalılar, başlangıçta tren vagonlarında yaşamak zorunda kalmış ve kentin yalnızca kendilerine izin verilen doğu yakasında kendi mahallelerini kurmuşlardı. Zamanla ıssızlaşan bu yapılar, bir topluluğun toplumsal, ekonomik ve fiziksel canlılığının barometresine dönüşüyor.
Green, bu tarihsel hafızayı Waterloo’nun doğusundaki tarihi bir Siyah kilisesi olan Payne Memorial AME’nin sosyal toplanma salonu üzerinden mekâna taşıyor. Etkinliklerin ardından geriye kalan izleri, kullanılmadığı anlardaki o sessiz birikimi kaydeden bu alan, sergide yeni çizimler, heykeller ve video işleri için canlı bir dekora dönüşüyor. Sanatçının işlerinde sıkça karşımıza çıkan dijital avatarı “Shifty” de bu sergide boy gösteriyor; sürekli ırk değiştiren bir Iowa çiftçisi kılığında demiryollarının kentin kaderindeki rolünü anlatıyor, Luther Vandross’un bir şarkısını doğu yakasına garip bir aşk mektubu gibi seslendiriyor.
Görünür olmak ile gizlenmek arasındaki o tekinsiz çizgide duran Sugarshack, bir kentin unuttuğu mimari hafızayı ve göç geçmişini Berlin’deki sanatseverlerin bakışına sunuyor.






