
Eserlerin ait oldukları topraklara iade edilmesi ve geçmişin günahlarını onarmak için ödenmesi gereken tazminatlar… Bu can yakıcı ve ertelenemez sorular, Venedik’teki Ocean Space’te gerçekleşen ‘Tide of Returns’ sergisinin atan kalbini oluşturuyor. Sergi Venedik’in sanatsal koşturmasında insana sadece serin bir nefes alma alanı sunmakla kalmadı; aynı zamanda çok daha derin, samimi ve vicdani bir entelektüel duruş talep etti.
Alman sömürgeciliğinin o karanlık geçmişi —özellikle 20. yüzyılın başlarında Namibya’nın Ovaherero ve Nama halklarına yaşatılan acımasız soykırım— bu serginin tam merkezinde duruyor. Sergi, sömürgeciler tarafından çalınan yerli sanat eserlerinin ve kutsal nesnelerin bugün evlerine geri dönme mücadelesini ve hâlâ tam anlamıyla çözülememiş o mali tazminat sorularını cesurca masaya yatırıyor. Üstelik sergiye eşlik eden söyleşilerde bu tarihi adaletsizlikler, bugün Gazze’de yaşanan insani dramla, Avustralya’da, Amerika kıtasında ve Afrika’da yerli halkların hâlâ kanayan yaralarıyla bağ kurulayarak konuşuldu. Geçmiş ve bugün, insanlığın ortak acısında buluştu.
Serginin ilk odasına adım attığınızda, sizi yüzlerce el yapımı küçük bebeğe yuva olan, adeta çölün ruhunu taşıyan etkileyici bir kum tepesi topografyası karşılıyor. Kutsal birer doğurganlık ve yaşam simgesi olan bu Dadikwakwa-kwa yani kabuk bebekler, nihayet Avrupa’daki soğuk müze depolarından kurtarılarak Avustralya’daki Warnindilyakwa topluluğuna ve Namibya’nın Windhoek şehrine, yani ait oldukları yuvalarına geri döndüler. ‘From My Mother’s Country’ başlıklı bu dokunaklı yerleştirme, aynı adı taşıyan bir filmi çevreliyor. Filmde, o bebekleri yapan kadınların, onları Venedik yolculuğuna hazırlarken nasıl sevgiyle dokuduklarını, üzerlerine nasıl dualar fısıldayıp kutsadıklarını izliyorsunuz; emeğin ve bağın sıcaklığını içinizde hissediyorsunuz. Telafi kelimesi çok katmanlı, adeta şiirsel bir anlama bürünüyor. Kelime anlamıyla haksızlığı düzeltmek, bir hatayı onarmak ya da kayıpları helalleşerek sarmak demek olan bu kavram, sergide büyüleyici bir kelime oyununa dönüşüyor: Bebekler sevgiyle, kelimenin tam anlamıyla yeniden giydiriliyor.. Denizaşırı yolculukları için Namibya’nın yerel kumaşlarıyla süslenen bu bebekler, Ocean Space’in kum tepelerinde yan yana durarak sessiz ama güçlü bir topluluk oluşturuyor. Odada yürürken, onların aralarındaki o sessiz sohbete ve birbirlerine olan masum bağlılıklarına kapılmamak elde değil.
Bir sonraki odada, geri dönüş fikri bu kez estetik bir dalgaya dönüşüyor. Alman-Bolivyalı sanatçı Verena Melgarejo Weinandt, suyu insanın bizzat eliyle çizdiği o yapay devlet sınırlarından, doğa-kültür ikiliklerinden bağımsız, hepimizi birbirine bağlayan paha biçilemez, kutsal bir kaynak olarak ele alıyor. ‘Weaving Connections’ çalışmasında, mavinin en derin tonlarındaki kumaşlar, simsiyah saç örgüleriyle iç içe geçiyor; bakarken gözünüzün önünde akan bir nehir ya da rüzgarda savrulan saçlar canlanıyor. Yerde bir yılan gibi kıvrılarak ilerleyen upuzun, siyah bir saç örgüsüne, enstalasyonun arasına yerleştirilmiş üç kanallı bir video eşlik ediyor. Videoda, bir nehir yatağında o kumaşların şefkatle yıkanmasını ve örülmesini izliyorsunuz. Weinandt, uzun süredir Almanya’nın popüler kültüründe yerli halkları nasıl basmakalıp ve dışlayıcı şekillerde temsil ettiğini inceliyor. Suyun buradaki akışkan rotası, sadece insanların değil, doğanın ve tüm canlıların birbirine nasıl göbekten bağlı olduğunun harika bir manifestosu.
Bienal açılışı sırasında gerçekleştirilen performansta, sanatçılar o uzun, siyah saç örgüsünü elleriyle canlandırarak Ocean Space’in etrafından akan suları birbirine bağladılar ve suyun, dolayısıyla yaşamın o durdurulamaz sürekliliği üzerine meditatif bir ayin sundular. ‘Tide of Returns’ü oluşturan her iki odada da şunu derinden hissediyorsunuz: Sürgünlere, zorunlu göçlere, katliamlara ve diasporanın getirdiği tüm savrulmalara rağmen, ataların hafızası toprağa, manzaraya ve insan bedenine silinmez bir mühür gibi kazınır. Dalgalar ne kadar sert vurursa vursun, o hafıza her zaman evine dönecek bir yol bulur.
Tide of Returns, sömürgecilik tarihinin soğuk kurumsal raporlarını alıp, onları insan sıcaklığıyla, kumaşlarla, saçlarla ve suyun bilgeliğiyle yeniden yazan çok vicdani bir sergileme. 11 Ekim’e kadar Venedik’te Campo S. Lorenzo’daki Ocean Space’te ücretsiz olarak deneyimlenebilecek bu sergi, bienal kalabalığının ortasında insanlığınızı ve dünyaya olan bağınızı yeniden hatırlatacak sarsıcı bir durak. Yolunuz bu yaz ya da sonbaharda Venedik’e düşerse, bu kum tepelerinin arasında o el yapımı bebeklerin fısıltısına mutlaka kulak verin.






