
Berlin’in yeraltı enerjisi her zaman sadece kulüplerde veya grafitili duvarlarda aranmaz; bazen bir sanatçının yarım asırdır ilmek ilmek işlediği semboller dünyasında, o kaotik ama kusursuz düzenin içinde saklıdır. Galerie Thomas Schulte, 14 Şubat’ta kapılarını açacak olan “ABOVE AND BELOW THE THREE WORLDS” sergisiyle bizi Matt Mullican’ın zihin haritalarında bir gezintiye çıkarıyor. Potsdamer Strasse’nin o kendine has, ağırbaşlı ama her an sürprizlere gebe atmosferinde, Mullican’ın primer renklerle (sarı, kırmızı, mavi) ördüğü kozmolojisi, modern insanın anlam arayışına bir ayna tutuyor.
Bu sergi, sadece bir grup kağıt üzerine çalışma veya nesne bütünü değil; Mullican’ın “üç dünya” dediği o katmanlı gerçekliğin bir izdüşümü. Bilginin nasıl organize edildiğini, işaretlerin nasıl birer kutsal metne dönüştüğünü merak ediyorsanız, bu katın havası tam size göre. Mullican’ın 70’li yıllardan kalma erken dönem işleriyle güncel sürtme (rubbing) tekniklerini bir araya getiren bu seçki, no-26 okurları için Berlin sanat takviminin en “derin” duraklarından biri olmaya aday.
Berlin’in sanat aksı dendiğinde akla gelen ilk duraklardan biri olan Potsdamer Strasse 81B, bu kez Mullican’ın kişisel kozmolojisine ev sahipliği yapıyor. Serginin başlığı olan “Üç Dünyanın Üstünde ve Altında”, aslında sanatçının tüm kariyerini özetleyen bir metafor. Mullican, evreni anlamlandırmak için kendi piktogramlarını, bayraklarını ve sistemlerini yaratırken, aslında bizlere “gerçeklik dediğimiz şey ne kadar kurgu?” sorusunu sorduruyor.
Galerie Thomas Schulte’nin yüksek tavanlı, ferah yapısı, Mullican’ın bazen boğucu olabilen o yoğun bilgi bombardımanını dengelemek için harika bir seçim. Burada, sanatçının kullandığı küre ve daire formları, galeri boşluğunda birer gezegen gibi asılı kalıyor. Berlin’in o soğuk ama entelektüel sıcaklığıyla sarmalanmış bu mekan, izleyiciyi bir sergi gezmekten ziyade, bir laboratuvarın içinde kaybolmaya davet ediyor.
Mullican’ın sanatı, ilk bakışta bir okul panosunu veya bir yönlendirme tabelasını andırabilir. Ancak dikkatli bakıldığında, her bir birimin bir varoluş seviyesini temsil ettiği görülür.
Primer Renklerin Gücü: Sanatçı, bilgiyi hiyerarşize etmek için ana renkleri kullanır. Bu, apartmanımızın kazan dairesindeki temel çarklar gibi işler; en altta yatan ilkel duygu ve en üstte yükselen soyut düşünce aynı renk skalasında buluşur.
70’lerden Günümüze Süreklilik: Sergide 1970’li yıllardan kalma kağıt işlerin, 2026’nın modern rubbing teknikleriyle yan yana gelmesi, sanatçının yarattığı evrenin ne kadar tutarlı olduğunu kanıtlıyor.
Eğer bu sergiyi bir kitaba benzetecek olsaydık, bu muhtemelen Borges’in labirentvari bir öyküsü ya da Italo Calvino’nun “Görünmez Kentler”i olurdu. Mullican’ın yaptığı şey tam olarak bu: Görünmez olanı, zihnin içindeki o karmaşık mimariyi piktogramlarla görünür kılmak. Çatı katındaki huzurlu köşemizde bu işleri incelerken, insanın dünyayı kategorize etme tutkusunun ne kadar kadim ve bir o kadar da beyhude olduğunu düşünmeden edemiyoruz.
“Mullican’ın sembolleri, dilin bittiği yerde başlayan yeni bir alfabe gibi. Bu alfabeyi çözmek değil, onun içinde kaybolmak asıl mesele.”
Sergi Tarihleri: 14 Şubat – 18 Nisan 2026
Açılış: 13 Şubat Cuma, 18:00 – 21:00
Konum: Potsdamer Strasse 81B, 10785 Berlin






