Londra Gallery Weekend, her yıl olduğu gibi bu yıl da şehrin sanat damarlarını canlandırdı. Hani bazı etkinlikler vardır, şehrin nabzını tutar, seni bilmediğin sokaklara, keşfetmediğin mekanlara sürükler ya, işte bu da öyle bir şey. Ben de kendimi bu keşif rüzgarına bıraktım, ana caddelerden uzaklaşıp, küçük galerilerin peşine düştüm. Tıpkı çocukken mahallede saklambaç oynarken, kimsenin aklına gelmeyecek köşeleri keşfetme heyecanım gibi.
Bu hafta sonu, 120’den fazla galeri kapılarını açtı. Sadece büyük isimler değil, yeni yetenekler, deneysel işler de vardı. Benim için en keyifli yanı, Edgware Road yakınlarındaki The Showroom’da Ângela Ferreira’nın “Slits are Girls” sergisi oldu. 1970’lerin Güney Afrika ve İngiltere’sindeki punk hareketlerini birbirine bağlayan bu sergi, agitasyon kültürlerinin görsel dilini inceliyordu. Punk’ın o minimalist, öfkeli ruhu, burada farklı bir bağlamda yeniden canlanıyordu. Ferreira’nın da dediği gibi, eksik olan tek şey insanlardı, yani o dönemin ruhunu taşıyan kalabalıklar.
Biraz ileride, The Bomb Factory adlı sanatçı inisiyatifi, farklı disiplinlerden kolektiflerin işlerini bir araya getirmişti. Bu tür mekanlar, İngiltere’nin kültürel ekonomisinin daraldığı bu dönemde, grassroots sanat üretiminin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Sanatın sadece galerilerde değil, toplulukların içinde, gerçek dünyanın sorunlarına dokunarak da var olabileceğini hatırlatıyor. Tıpkı benim lisedeyken, arkadaşlarla kendi tiyatro grubumuzu kurup, okulun en ücra köşesinde prova yapmamız gibi. O samimiyet, o kendiliğindenlik çok değerli.
Lisson Grove Galleries’in yeni girişimi de dikkat çekiciydi. Palmer Gallery ve Carolina Aguirre’nin post-Land art enstalasyonu, Anselm Kiefer’in işlerini anımsatan, ama daha güncel bir yorumla karşımıza çıkıyordu. Kennington’daki Soup’ta Ted Le Swer’in Muybridgevari oyunları, Fitzrovia’daki Des Bains’te Carmela De Falco’nun derin dinlemeyen işleri… Her biri farklı bir bakış açısı sunuyordu. Hatta Pivot adında, birinin mutfağında yer alan bir galeri bile vardı! David Muenzer’in küre kafalı figüratif çizimleri, “Mr Melancholy” karakterini hatırlatıyordu, ama çok daha sevimli bir haliyle.
London Gallery Weekend, sadece sanat eserlerini görmekle kalmayıp, şehrin farklı katmanlarını, farklı seslerini keşfetmek için harika bir fırsat. Sanatın sadece duvarlara asılı tablolardan ibaret olmadığını, bir yaşam biçimi, bir ifade aracı olduğunu bir kez daha anladım. Eğer yolunuz Londra’ya düşerse, bu tür etkinlikleri kaçırmayın. Belki siz de benim gibi, şehrin gizli sanat damarlarında kaybolur, kendinize yeni keşifler yaparsınız.