
Londra’da sanat sahnesi hareketli, canlı. Ama bu hareketliliğin içinde, bazı yerler var ki, sadece sergi alanı olmaktan öteye geçiyor. Cubitt de onlardan biriydi. Hani bazı mekanların ruhu vardır, kapısından girdiğinde o enerjiyi hissedersin ya, Cubitt bizim için öyleydi. Şimdi kapanıyor olması, içimde bir burukluk yarattı. Tıpkı çocukluğumda en sevdiğim bakkalın yerini bir süpermarkete bırakması gibi, bir devrin sonu gibi. Bu yılın Ocak ayında, Cubitt’in kira sözleşmesinin yenilenmeyeceği haberi geldi. Otuz yıldır sanatçılara stüdyo ve sergi alanı sağlayan bu yer, Londra’nın merkezindeki son bağımsız, sanatçı odaklı stüdyo ve galeriydi. Düşünsenize, 1991’de King’s Cross’ta bir kooperatif olarak başlamışlar, sonra Angel’a taşınmışlar. Yıllar içinde Tris Vonna-Michell’den Helen Cammock’a, Ingrid Pollard’dan Peter Doig’e kadar nice sanatçıya ev sahipliği yapmışlar. Burası sadece bir bina değil, bir komüniteydi, bir nefes alma alanıydı. Sergide, Cubitt’in arşivlerinden çıkan materyaller, eski sergilerin fotoğrafları, sanatçıların notları vardı. Her bir parça, bir dönemin ruhunu fısıldıyordu. Özellikle Anne Tallentire’ın devam eden enstalasyon serisi “Setting Out”un yeni gösterimi çok anlamlıydı. Sosyal konutların mimari ölçümlerini galeri duvarlarına taşıyan bu seri, şimdi Cubitt’in kendi boyutlarını, yani yok olmaya yüz tutmuş bir mekanı ele alıyordu. Bir yandan hüzünlü, bir yandan da güçlü bir vedaydı bu. Londra’nın merkezi, sürekli değişiyor, dönüşüyor. Her yer bir Victorian-cosplay alışveriş merkezine dönüşme eğiliminde. Bu durum, deneysel sanatın, bağımsız seslerin kendine yer bulmasını zorlaştırıyor. Cubitt gibi mekanlar, bu dönüşümün ortasında birer direniş noktasıydı. Onlar, sanatın sadece ticari bir meta olmadığını, aynı zamanda bir ifade biçimi, bir yaşam alanı olduğunu hatırlatıyordu. Cubitt’in kapanması, sadece bir galeri kaybı değil, aynı zamanda Londra’nın sanat ekosistemindeki bir boşluk. Umarım, bu tür bağımsız ruhlar, başka yerlerde, başka şekillerde yeniden filizlenir. Çünkü sanat, sadece büyük müzelerde değil, şehrin her köşesinde, her sokağında nefes almalı. Tıpkı bir zamanlar Cubitt’in yaptığı gibi. Gidip bu son sergiyi görmek, bir döneme veda etmek gibiydi. Belki de yeni başlangıçlara ilham olur, kim bilir?