
Londra’nın köklü çağdaş sanat mekanlarından Lisson Gallery, yaz aylarını bellek, göç ve köklerin disiplinlerarası bir arkeolojisiyle karşılıyor. İngiliz çağdaş sanatının ustalarından Lubaina Himid ve besteci Magda Stawarska’nın, Venedik Bienali İngiliz Pavyonu’nda da yankı bulan güçlü işbirliklerinin en yeni halkası olan “Zanzibar”, izleyiciyi çok katmanlı bir mekânsal deneyime davet ediyor. Görsel olanın işitsel olanla, kişisel tarihin ise soyut formlarla iç içe geçtiği bu sergi, Himid’in pratiğinde ender rastlanan bir estetik kırılmayı, Stawarska’nın akustik mimarisiyle birleştirerek yokluğun ve hatıranın nasıl cisimleşebileceğini araştırıyor.
Projenin görsel omurgasını, Himid’in 1999 yılında ürettiği ve doğrudan köklerine referans veren dokuz diptikten oluşan ikonik “Zanzibar” serisi oluşturuyor. Sanatçının alışılagelmiş o yoğun figüratif ve politik anlatısının aksine, bu tuvallerde izleyiciyi beklenmedik, neredeyse meditatif bir geometrik soyutlama karşılıyor. Renkli küboid formların ve ritmik bir şekilde tekrarlayan zikzak desenlerin hakim olduğu bu kompozisyonlar, Himid’in kendi deyişiyle pratiğinde daha önce veya sonra yaptığı hiçbir şeye benzemiyor. Bu keskin üslup sapması, aslında sanatçının henüz üç aylıkken, otuz üç yaşındaki babasını kaybetmesinin ardından annesiyle birlikte Zanzibar’dan Londra’ya uzanan o erken ve sarsıcı göç hikayesiyle yüzleşme biçimi. Alışılmış betimleyici dilin yetersiz kaldığı köksüzlük ve kayıp hissi karşısında Himid, acıyı dramatize etmek yerine formun ve rengin o sessiz, analitik ama bir o kadar da sarsıcı gramerine sığınıyor.
2023 yılına gelindiğinde ise bu sessiz tuvaller, Magda Stawarska’nın tasarladığı sekiz kanallı ses yerleştirmesiyle yepyeni, yaşayan bir boyuta geçiş yapıyor. Lisson Gallery’nin boşluğunda geleneksel bir biçimde duvarlara hapsolmak yerine havada özgürce asılı duran resimler, Stawarska’nın ördüğü görünmez işitsel dokularla kuşatılıyor. Zanzibar’ın geleneksel Taarab müziklerinden opera kesitlerine, eski BBC radyo arşivlerinden bizzat Himid’in kendi sesine uzanan bu akustik ağ, doğrusal bir dinleti sunmaktan ziyade sergi alanını canlı bir organizmaya çeviriyor. Eserlerin arasında gezinirken, farklı kanallardan gelen sesler eşzamanlı olarak mekâna sızıyor ve birbirine karışıyor. Özellikle Himid’in annesine babası tarafından hediye edilen eski bir rehber kitaptan okunan pasajlar, kişisel hafızanın mahremiyetini serginin kamusal alanına usulca bırakarak, bu geometrik soyutlamaya belgesel niteliğinde bir nefes veriyor.
Görsel ve işitsel sınırları aşan sergi, izleyicinin koku alma belleğini de tetikleyerek adeta mekânsal bir sinestezi yaratıyor. “Sprinkled Rosewater is Always Pink” adlı eser, gümüş bir parfüm dağıtıcısının o soğuk ama zarif ten hissini çağrıştırırken; “Cloves Numbing Warming Soothing Strong”, sadece bir görsel anıyı değil, baharatın o keskin ve genzi yakan kokusunu izleyicinin zihnine işliyor. Ortada fiziksel olarak solunacak bir koku yok; ancak form, renk ve sesin bu kusursuz koreografisi, bedenin duyusal reseptörlerini harekete geçirmeye yetiyor. 4 Haziran – 22 Ağustos 2026 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek olan bu derinlikli işbirliği, bir şeyin yokluğuyla nasıl var olunabileceği sorusuna, yirmi beş yıla yayılan muazzam bir estetik olgunlukla cevap veriyor.






