
14 – 18 Ekim 2026 tarihlerinde Londra’daki Regent’s Park’a geri dönen Frieze Masters, binlerce yıla yayılan insan yaratıcılığını ve ender nesneleri aynı çatı altında buluşturmaya hazırlanıyor. 30 ülkeden 140’ı aşkın galeriyi bir araya getiren fuar; tozlu tarih sayfalarında kalmış detayları, unutulmuş ustalıkları ve kültürlerarası diyaloğu canlı birer görsel tecrübeye dönüştürüyor. Antik uygarlıklardan Rönesans nadire kabinelerine, Doğu mistisizminden 20. yüzyıl modernizmine uzanan bu seçkide, zamanın ve malzemenin sınırlarını aşan objeler dikkat çekiyor.
Fuarda geçmişin nadire kabinesi (Kunstkammer) ruhunu hissettiren sunumlardan biri Kunstkammer Georg Laue’ye ait. Güney Almanya üretimi, 1567 tarihli gotik bir ayakkabı formundaki son derece nadir deri ve yaldızlı bakır kadeh, dönemin düğün törenlerinde kullanılan sıradışı estetiği günümüze taşıyor. Bedenin ve inancın izlerini takip ettiğimizde ise ArtAncient galerisinin merkezine yerleştirdiği Mısır tanrıçası Sekhmet’in anıtsal büstü karşımıza çıkıyor. Firavun III. Amenhotep dönemine, yaklaşık 3.400 yıl öncesine dayanan bu granodiyorit heykelin gözlerinde hâlâ kırmızı pigment izleri okunabiliyor. Doğu mistisizminin derinliklerinde gezinen Carlton Rochell Asian Art, 14. yüzyıl Tibet Thangka resminde evrenin merkezindeki Kozmik Buddha’yı (Vairocana) yüzlerce küçük figürün odağında sunarken; Prahlad Bubbar imzalı 1850 tarihli kutsal Pichvai tablosunda Krishna ve Radha’nın tavus kuşları ile nilüferler arasındaki ilahi aşkı yer alıyor.
Tekstilin ve dokuma ustalarının diline geçtiğimizde Gallery Moshe Tabibnia’nın 17. yüzyıl Kuzey Almanya tapestry’sinde saklı olan şeffaf beyaz tekboynuz (unicorn) figürü, saflığın ve mitolojik anlatıların dokuduğu bir dünya sunuyor. Jacqueline Simcox’un sergilediği Geç Ming dönemine ait dört parçalık ipek nakış panolar ise ipek böceğinin kozasından elde edilen ipliklerin elde boyanmasıyla şekillenen, Taypey Ulusal Saray Müzesi’ndeki örnekleriyle eşleşen bir zanaat mirasını temsil ediyor. Doğu ile Batı’nın malzeme üzerindeki kesişimini gösteren Mohtashemi galerisinde Delhi’deki Qutb Minar’ın 19. yüzyıl ahşap maketi dururken, Kent Antiques stüdyosunda ise Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyıl ikinci yarısına ait geyik, baykuş ve tavşan figürleriyle bezenmiş oyunbaz bir İznik çinisi tabağı parıldıyor.
Klasik antikite ile 20. yüzyıl modernizmini karşı karşıya getiren Galerie Chenel, Pablo Picasso’nun 1947’de Madoura’da ürettiği Tête de Faune terakota tabağını Roma dönemi mermer heykellerinin yanına yerleştirerek sanatçının antik mitolojiye olan tutkusunu hatırlatıyor. Thomsen Gallery’nin Japon Taisho ve Showa dönemlerinden getirdiği seçkide, Maeda Chikubōsai I’in 1920’lerde antik ok şaftlarını bambu ve rattan ile örerek ürettiği çiçek sepeti, geleneksel tekniklerin tasarımsal sınırlarını nasıl zorladığını gösteriyor. Rasti Fine Art’ın stant merkezine aldığı Geç Ming / Erken Qing dönemine ait koyu yeşil yeşim taşından işlenmiş anıtsal su aygırı heykeli ve Qianlong dönemi dağ formlu kayalar ise Çin kültüründe doğanın, taşın ve kozmik sembolizmin sarsılmaz yerini vurguluyor.
Ekim ortasında Regent’s Park’ta gerçekleşecek bu buluşma, tarihin sadece müze vitrinlerinde duran bir geçmiş değil, bugün de yeni araştırmalar ve görsel karşılaşmalarla sürekli yeniden keşfedilen canlı bir hafıza olduğunu gösteriyor.






