
“Bir Akım, Bir Sanatçı” serimizin bu yazısında, 20. yüzyıl sanatının yönünü değiştiren ve bakış açımızı kökünden dönüştüren büyük kırılmayı ele alıyoruz: Kübizm. Sanatçımız ise Georges Braque ile birlikte bu estetik devrimi başlatan Pablo Picasso.
Serinin ilk yazısında Monet’nin ışığı yakalamak için tuvalleriyle doğanın karşısına geçişine tanık olduk. İkinci yazıda ise Ai Weiwei’nin yüz milyon porselen tohumla koca bir müze salonunu doldurduğu çağdaş dünyayı soluduk. İşte bu iki kıyı arasında devasa bir kırılma noktası yatıyor: Rönesans’tan beri resmin temeli kabul edilen tek bakış noktalı pencerenin paramparça edildiği, bir yüzün aynı anda hem profilden hem cepheden tuvalde göründüğü, bir kemanın ya da bir şişenin küçük geometrik düzlemlere ayrılıp zihinde yeniden inşa edildiği o devrimci an. Kübizm, tam olarak bu anın adıdır.
Bu yolculukta önce Kübizmin nasıl filizlendiğine, adını hangi alaycı eleştirilerden aldığına ve geçirdiği dönüşüm evrelerine bakacağız. Ardından akımın kurucularından Picasso’yu, Kübizmin başlangıç noktası sayılan Avignonlu Kızlar‘ı ve dönemin başyapıtlarını tanıyacağız. Son olarak da Kübizmin İstanbul’daki yankısına, D Grubu’nun dünyasına uzanacağız.
Rönesans’tan itibaren Batı resmi, dünyayı sabit bir noktada duran tek bir gözün gördüğü illüzyonla resmetti. Kübizm bu asırlık kuralı yıktı. Kübist ressamlar bir nesneyi ya da insanı biçimsel düzlemlerine ayırdı; ardından bu parçaları, nesnenin farklı açılardan görünen yüzlerini tek bir bakışta sunacak şekilde yeniden bir araya getirdi. Resim artık doğanın anlık bir kopyası değil, nesne hakkında bildiklerimizin ve zaman içinde etrafında dönerek edindiğimiz algının tuvaldeki toplamıydı.
Yaklaşık 1907 ile 1914 yılları arasında Paris’te filizlenen Kübizm, 1920’lere kadar etkisini hissettirdi. Fütürizmden Rus Konstrüktivizmine, De Stijl’den soyut sanatın zengin kollarına kadar 20. yüzyıl avangardının büyük bölümü doğrudan Kübizmin açtığı yoldan ilerledi.
Kübizmin en derin ilham kaynağı Paul Cézanne’dı. Cézanne’ın ressam Émile Bernard’a 1904’te yazdığı ünlü mektuptaki, doğayı silindirler, küreler ve koniler aracılığıyla ele alma öğüdü ve ölümünden bir yıl sonra, 1907’de Paris’teki Salon d’Automne’da açılan büyük retrospektifi, genç Picasso ve Braque üzerinde adeta bir yıldırım etkisi yarattı.
Akımın adı ise, tıpkı İzlenimcilikte olduğu gibi, eleştirmenlerin alaycı yaklaşımından doğdu. Kasım 1908’de Braque’ın L’Estaque’ta yaptığı manzaralar, sanat taciri Daniel-Henry Kahnweiler’in Paris’teki galerisinde sergilendiğinde eleştirmen Louis Vauxcelles, Braque’ın yerleri, figürleri ve evleri “geometrik şemalara, küplere” indirgediğini yazarak bu yeni tarzı küçümsedi. Bir diğer anlatıya göre ise, Braque’ın resimlerini aynı yıl reddeden Salon d’Automne jürisinin üyesi Henri Matisse, bu resimlerin “küçük küplerden” yapıldığını söylemişti. Vauxcelles 1909’da da “kübik tuhaflıklar” ifadesini kullandı. Niyet her ne olursa olsun, bu küçümseyici niteleme sanat tarihinin en güçlü akımlarından birinin adı hâline geldi.
1908’den itibaren Picasso ve Braque, sanatsal üsluplarını neredeyse tek bir ruhta birleştirdi. Yıllarca her gün görüşüp tuvallerini paylaştılar; öyle ki o yıllarda ürettikleri ve çoğu zaman ön yüzünü imzalamadıkları eserleri birbirinden ayırmak bugün bile uzmanlık gerektirir. Braque bu yoğun dönemi “birbirine halatla bağlanmış iki dağcı” benzetmesiyle anlatır.
İşin ilginç yanı, bu iki sanatçı Kübizmin ilk yıllarında kamusal sergilerin ön saflarında yer almadı. Galerici Kahnweiler ile yaptıkları anlaşmalar nedeniyle resimlerini Paris’teki büyük salonlarda sergilemediler ve 1914’e kadar akım hakkında neredeyse hiç yazılı açıklama yapmadılar.
Kübizm sabit bir formül değil, zaman içinde derinleşen evrelerden oluşan bir süreçti. “Analitik” ve “Sentetik” adları da sonradan, Kahnweiler ve eleştirmenler tarafından konmuştur:
Kübizm yalnızca bu iki kurucudan ibaret kalmadı. Akımın ilk toplu ve gürültülü çıkışı, 1911 baharında Salon des Indépendants’daki ünlü “41 numaralı salon”da yaşandı. Jean Metzinger, Albert Gleizes, Fernand Léger, Robert Delaunay ve Henri Le Fauconnier gibi isimlerin yer aldığı bu sergide Picasso ya da Braque’ın tek bir eseri yoktu; ancak kamuoyu Kübizmi geniş ölçekte bu grupla tanıdı.
Gleizes ve Metzinger’in 1912’de yazdığı Du “Cubisme” (Kübizm Üzerine) kitabı akımın ilk kuramsal metni oldu; şair Guillaume Apollinaire’in 1913 tarihli Kübist Ressamlar‘ı ve Kahnweiler’in 1920 tarihli Kübizme Giden Yol‘u da akımın eleştirel temelini oluşturdu. Léger’nin makine estetiğini müjdeleyen silindirik biçimleri ve Delaunay’nin ışık ve renge odaklanan, Apollinaire’in “Orfizm” adını verdiği yorumu Kübizmi genişletti. Marie Laurencin ve Sonia Delaunay gibi kadın sanatçılar da bu çevrenin, genellikle gözden kaçan parçalarıydı.
Bu sırada İspanyol ressam Juan Gris, Bateau-Lavoir’da Picasso’nun komşusu olarak “galeri Kübistleri” çevresinde yer aldı ve Sentetik Kübizmi berrak, renkli kompozisyonlarla geliştirdi. Heykelde ise Alexander Archipenko ve Jacques Lipchitz, Kübizmin dilini üç boyuta taşıdı.
Akım hızla Paris’in ötesine yayıldı. 1913’te New York’ta açılan Armory Show, Kübizmi Amerikan kamuoyuyla buluşturdu; Marcel Duchamp’ın Merdivenden İnen Çıplak No. 2‘si burada büyük bir skandal yarattı. İronik olarak bu tablo, bir yıl önce Paris’teki Kübistler tarafından reddedilmişti. Prag’daki Kübist mimari, Rus Kübo-Fütürizmi ve Diego Rivera’nın Kübist dönemi de akımın uluslararası izleridir.
Kübizmi bir hareket olarak dağıtan ise Birinci Dünya Savaşı oldu: Braque askere alındı ve ağır yaralandı; Alman vatandaşı olan Kahnweiler’in Paris’teki galeri stoğuna el konuldu ve 1921–1923 yıllarında açık artırmayla satıldı.
Picasso, Kübizmin iki kurucusundan biri olmanın ötesinde, 80 yılı aşan kesintisiz üretimine 20.000’den fazla eser sığdırmış bir sanatçıdır. Resimden baskıya, seramikten tiyatro dekoruna kadar dokunduğu her malzemeyi dönüştüren Picasso, Kübizmden sonra da kendi üslubunu defalarca yıkıp yeniden kurmuştur.
25 Ekim 1881’de Málaga’da doğan Picasso, resim öğretmeni olan babasının gözetiminde çocuk yaşta olağanüstü bir çizim yeteneği sergiledi. 1895’te Barselona’ya taşındı; 1900’de ise ilk kez Paris’e gitti. 1904’te Montmartre’daki ünlü atölye binası Bateau-Lavoir’a yerleşti. 1907’de Avignonlu Kızlar‘ı tamamladı; resim yıllarca yalnızca küçük bir çevre tarafından görülse de modern sanatın en önemli dönüm noktalarından biri olacaktı.
1908–1914 yıllarında Braque ile birlikte Kübizmi geliştirdi. İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal altındaki Paris’te kaldı ve sergi açması yasaklandı; Direniş’e etkin olarak katılmadı, ancak kurtuluşun ardından, Ekim 1944’te Fransız Komünist Partisi’ne katılarak savaş sonrası Avrupa’da özgürlüğün simgelerinden biri hâline geldi. Bazı tarihçiler onun bu yıllardaki pasifliğini de eleştirir. Savaş sonrasında Güney Fransa’ya yerleşti ve Vallauris’te seramikle yoğun biçimde ilgilenirken resim ve heykel üretmeyi de sürdürdü. 8 Nisan 1973’te Mougins’te, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Picasso’nun sanatsal evrimi, hayatındaki duygusal ve düşünsel kırılmalarla şekillenen belirgin dönemlere ayrılır:
Picasso’nun hayatı Gertrude Stein, Apollinaire ve Matisse gibi dönemin en parlak isimleriyle çevriliydi. Bununla birlikte partnerleri ve modelleri olan Fernande Olivier, Olga Khokhlova, Marie-Thérèse Walter, Dora Maar, Françoise Gilot ve Jacqueline Roque ile kurduğu karmaşık, tutkulu ve zaman zaman yıkıcı ilişkiler, bugün sanat tarihçileri tarafından eserlerinin arka planındaki insani ve etik katmanlarıyla birlikte yeniden değerlendirilmektedir. Françoise Gilot’nun 1964 tarihli anı kitabı Picasso’yla Yaşamak ve 2023’te ölümünün 50. yılında Brooklyn Müzesi’nde açılan, Picasso’yu feminist bir bakışla eleştiren It’s Pablo-matic sergisi, bu tartışmanın önemli duraklarıdır.
Haziran–Temmuz 1907’de Paris’teki atölyede tamamlanan Avignonlu Kızlar (Les Demoiselles d’Avignon), modern sanatın kırılma noktalarından biridir. Yaklaşık 244 × 234 cm boyutlarındaki bu dev tuval, bugün New York’taki Modern Sanat Müzesi’nde (MoMA) sergilenmektedir.
Tablo, keskin ve kırık düzlemlerden oluşan beş çıplak kadın figürünü sergiler. Ortadaki iki figürün yüzünde antik İber heykellerinin donuk ifadesi okunurken, sağdaki iki figürün yüzünde Afrika maskelerinin ürpertici ve keskin hatları görülür. Mekân son derece sıkıştırılmıştır; perde, duvar ve bedenler cam kırıkları gibi öne doğru fırlar. Ön plandaki natürmortta duran bir dilim kavun, yerçekimine meydan okurcasına eğik bir masanın üzerinde durur. Resimdeki “Avignon”, Fransa’daki tarihî kenti değil, Barselona’nın genelevleriyle ünlü Carrer d’Avinyó sokağını ifade eder.
Rönesans’ın perspektif illüzyonu bu tabloda büyük ölçüde yıkılmıştır. Sağ altta çömelmiş duran kadının sırtı bize dönüktür; ancak yüzü imkânsız bir açıyla dönerek doğrudan gözümüzün içine bakar. Figürler aynı anda hem profilden hem cepheden görülür. Picasso bu cesur adımıyla, nesneyi tek bir andaki görünüşüyle değil, zihindeki çoklu varlığıyla resmetmenin yolunu açmıştır.
Yine de eserin “Kübist” olup olmadığı sanat tarihinin önemli tartışmalarından biridir. Pek çok tarihçi onu “Proto-Kübist” sayar. Leo Steinberg’in 1972 tarihli ünlü “Felsefi Genelev” makalesi ise resmi biçimsel bir Kübizm başlangıcından çok, izleyiciyle kurduğu cinsel ve psikolojik gerilim üzerinden okur.
Sağdaki iki figürün maskeyi andıran yüzleri, Picasso’nun resim üzerinde çalışırken Paris’in ilk antropoloji müzesi olan Trocadéro Etnografya Müzesi’ni ziyaretiyle ilişkilendirilir. Picasso yıllar sonra bu etkiyi inkâr etti; pek çok sanat tarihçisi ise bu inkâra kuşkuyla yaklaşır. Tartışmanın bir başka boyutu daha var: Bu maskeler Fransa’ya sömürgecilik kanalları aracılığıyla getirilmişti. Modern sanatın “ilkel” olarak gördüğü kültürlerle ilişkisi, bugün müzelerin de yeniden ele aldığı önemli bir sorudur.
Picasso bu tablo için daha önce benzeri görülmemiş sayıda hazırlık çizimi yaptı. Atölyeye gelip resmi ilk gören dostları onu çirkin ve anlaşılmaz buldu: Braque’ın, resmin insana gazyağı içip ateş püskürtmeye çalışıyormuş gibi hissettirdiğini söylediği aktarılır; Matisse ise resmi modern sanatla alay eden bir şaka sanıp öfkelendi. Yine de Braque, resmi belki de herkesten daha dikkatle inceledi ve ardından gelen işbirliği Kübist devrime yol açtı.
Tablo uzun yıllar atölyede bekledi. İlk kez Temmuz 1916’da şair André Salmon’un düzenlediği bir sergide halka gösterildiğinde ahlaka aykırı bulundu. Picasso resme Avignon Genelevi adını vermişti; Salmon ise daha az skandal yaratması için adını Avignonlu Kızlar olarak değiştirdi. Picasso bu adı hiçbir zaman sevmedi. Resmi 1924’te koleksiyoncu Jacques Doucet satın aldı; MoMA’nın koleksiyonuna ise 1939’da girdi.
Bugün Art Institute of Chicago’da bulunan 1910 tarihli Daniel-Henry Kahnweiler Portresi, Analitik Kübizmin en tanınan örneklerinden biridir. Ünlü galerici, kahverengi ve gri tonlarda yüzlerce küçük düzleme ayrılmıştır; ancak dikkatli bir göz taranmış saçları, gözleri, kenetlenmiş elleri ve saat zincirini seçebilir. Picasso figürü tamamen eritmemiş, onu gerçeklik ile soyutlamanın tam sınırında tutmuştur.
1911–1912 kışında yaptığı Ma Jolie‘de ise resmin alt kısmına büyük harflerle yazılmış “MA JOLIE” (“Güzelim”) sözcükleri ve bir sol anahtarı göze çarpar. Bu sözcükler hem sevgilisi Marcelle Humbert’e (Eva Gouel) bir sesleniş hem de dönemin popüler bir kabare şarkısının nakaratıdır. Harf ve işaretlerin tuvale girmesi, resmin bir illüzyon değil, işaretlerden oluşan bir yüzey olduğunu ilan eder.
1912 tarihli Hasır Sandalyeli Natürmort, ilk kolaj eserlerden biri kabul edilir. Picasso, tuvalin üzerine hasır sandalye deseni basılmış bir muşamba parçası yapıştırmış, çerçeve olarak da etrafına gerçek bir halat dolamıştır. Artık tuval, dış dünyayı taklit eden bir alan değil, dış dünyadan parçaları barındıran bir nesnedir. Braque da aynı yıl duvar kâğıdı parçalarını yapıştırarak yapıştırma kâğıt (papier collé) tekniğini geliştirdi.
1912 ve 1914 tarihli Gitar çalışmaları ise heykel sanatında çığır açtı. O güne kadar heykel, mermer veya tunç gibi masif bir malzemenin yontulması ya da dökülmesiyle yapılırdı. Picasso karton, sac levha, tel ve ipliği birleştirerek heykeli boşlukla inşa etti. Rus sanatçı Vladimir Tatlin 1914’te Picasso’nun atölyesini ziyaret edip bu işleri gördükten sonra karşı-rölyeflerini yaptı; böylece bu montaj tekniği, Rus Konstrüktivizminden günümüz enstalasyon sanatına uzanan yeni bir yol açtı.
1921 tarihli Üç Müzisyen ise kesilip yapıştırılmış renkli kâğıtları andıran büyük, neşeli düzlemleriyle Sentetik Kübizmin görkemli bir finali niteliğindedir. Picasso eserin iki versiyonunu aynı yaz yaptı; biri MoMA’da, diğeri Philadelphia Museum of Art’tadır.
Kübizm bir akım olarak sönümlense de parçalayıp yeniden kurma düşüncesi Picasso’nun tuvalini hiç terk etmedi. Bunun en anıtsal kanıtı, 1937’de ürettiği yaklaşık 3,5 metre yüksekliğinde ve 7,8 metre genişliğindeki savaş karşıtı başyapıt Guernica‘dır.
İspanya İç Savaşı sırasında, 26 Nisan 1937’de Nazi Almanyası ve Faşist İtalya uçaklarının Franco’nun milliyetçi güçleri adına bombaladığı Bask kasabası Guernica’nın acısını haber alan Picasso, birkaç hafta içinde bu siyah-beyaz başyapıtı üretti. Çığlık atan at, feryat eden anne, parçalanmış asker ve boğa figürü, Kübist biçimlerin parçalanmışlığıyla savaşın yarattığı dehşeti evrensel bir çığlığa dönüştürdü. Picasso, İspanya’da özgürlükler yeniden tesis edilene kadar eserin ülkeye dönmesini istemedi. Uzun yıllar MoMA’da korunan Guernica, Franco’nun ölümü ve demokrasiye geçişin ardından 1981’de İspanya’ya döndü; önce Prado’ya bağlı Casón del Buen Retiro’da sergilendi, 1992’den beri ise Madrid’deki Museo Reina Sofía’dadır.
Kübizmin Türkiye’deki ilk güçlü ve örgütlü yankısı, 1933’te İstanbul’da kurulan D Grubu ile gerçekleşti. Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve Zühtü Müridoğlu gibi çoğu Paris’te eğitim görmüş genç sanatçılar, 1914 Kuşağı’nın yumuşak, izlenimci ışık anlayışına karşı çıktılar. İlk sergilerini 8 Ekim 1933’te Beyoğlu’ndaki bir şapka mağazasında açan grup, resimde sağlam deseni, hacimsel parçalanmayı ve kurgusal yapıyı savundu.
Ancak D Grubu ressamlarının Kübizmi doğrudan Picasso ve Braque’tan değil, büyük ölçüde Paris’teki André Lhote atölyesinin akademikleşmiş, “yumuşatılmış” Kübizmi üzerinden aldığı da vurgulanır. Yine de grup, Fransız Kübizmini edilgen bir taklit olarak devralmadı. Tıpkı Picasso’nun Afrika ve İber biçimlerinden beslenmesi gibi; Cemal Tollu Hitit kabartmalarının masif biçimlerini, Nurullah Berk minyatürün iki boyutlu yüzey düzenini, Elif Naci hat sanatının çizgisini, gruba sonradan katılan Bedri Rahmi Eyüboğlu ise Anadolu kilim ve yazma motiflerini kübist bir süzgeçten geçirerek özgün bir yerel modernizm kurmaya çalıştı. Bedri Rahmi’nin 1933–1936 arasındaki bazı eserlerinde Picasso’nun etkisi açıkça görülür.
Pablo Picasso’nun mirasını bugün New York’taki MoMA’dan Madrid’deki Reina Sofía’ya, Paris ve Barselona’daki Picasso müzelerinden doğduğu kent Málaga’ya kadar geniş bir coğrafyada izlemek mümkün. İstanbullu sanatseverler ise 24 Kasım 2005 – 26 Mart 2006 tarihleri arasında Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen, Türkiye’de bir Batılı sanatçıya ayrılan ilk büyük sergi olan ve sanatçının 135 eserini bir araya getiren Picasso İstanbul’da ile bu devrimci ruhu kendi kentlerinde deneyimleme şansı buldular.
Serinin bir sonraki yazısında görüşmek üzere.






