Angel Otero Agua Salada Sergisi İle Hauser & Wirth Somerset’te

TowerSokakLondra6 saat önce27 Tıklanmalar

Bazen bir resme bakmazsınız; o resmin üzerindeki kurumuş deriyi soyup altında neyin saklandığını anlamaya çalışırsınız. Angel Otero’nun Hauser & Wirth Somerset’teki Birleşik Krallık prömiyeri olan “Agua Salada”, tam olarak bu içgüdüyü tetikliyor. Otero, boyayı sadece bir renklendirici değil, yaşayan ve yaşlanan bir organizma gibi ele alıyor. Yağlı boyayı kurutup tabakalar halinde soyan, kazıyan ve sonra bu boya derilerini tuval üzerinde yeniden birleştiren sanatçı, hafızanın o çok katmanlı, yer yer deforme olmuş ve pürüzlü yapısını fiziksel bir gerçekliğe dönüştürüyor. Brooklyn ve Porto Riko’nun tanıdık ritminden çıkıp Somerset’in kırsal sükunetine yerleşen stüdyo pratiği, bu yeni çevrenin ışığını ve mimarisini adeta bir sünger gibi emerek resimlerin dokusuna sızdırmış.

Serginin ismine ruhunu veren “Agua Salada”, tek bir metaforla yetinmeyen, çok vitesli bir kavram olarak galerinin koridorlarında yankılanıyor. Tuzlu su burada hem göçün ve dönüşün ufkundaki o uçsuz bucaksız okyanus hem de bir şeyi hem yok eden hem de sonsuza dek koruyan o kimyasal mucize. Sanatçı, yerin ve ailenin üzerimizde bıraktığı mineral izleri sorgularken, nostaljinin hem bir merhem hem de bir yük olabileceğini hatırlatıyor. Otero bu gerilimleri çözmeye çalışmıyor; aksine onların tuval üzerinde kristalleşmesine, parlamasına ve tıpkı suyun içindeki tuz gibi yavaşça çözünmesine izin veriyor.

Otero’nun dünyasında ev eşyaları sadece nesne değil, geçmişin ve kayıp aile üyelerinin yerini tutan birer vekildir. Bir kapı çerçevesi, bir piyano ya da eski bir saat, anıların sızdığı birer portala dönüşür. Serginin duygusal çıpasını oluşturan, sanatçının çocukluğuyla anneannesini bir dalganın içinde iç içe geçmiş halde betimleyen portre çalışması, belleğin o tekinsiz ve istikrarsız doğasını somutlaştırıyor. Dalgalar hem kucaklıyor hem de yutuyor; tıpkı hatırlamanın kendisi gibi. Porto Riko’da anneannesinin ölümünden beri mühürlü duran evinde çektiği film ise, bu sessiz evi bir aile tarihinin kabı olarak kullanarak, resimlerdeki o donmuş anları hareketli görüntüye taşıyor.

Bahçedeki heykellerden galerinin en uç köşesindeki kağıt üzerine çalışmalara kadar her parça, Otero’nun stüdyosunun ne kadar gözenekli olduğunu kanıtlıyor. Dışarıdaki rüzgâr, Somerset’in gri gökyüzü ve Porto Riko’nun tuzlu hatıraları aynı yüzeyde çarpışıyor. Bu eserler bize, kimliğimizin aslında tekil bir parçadan değil, hiçbir zaman sabitlenemeyen, sürekli yer değiştiren ve yeniden bir araya gelen mahrem fragmanların toplamından oluştuğunu fısıldıyor. Otero’nun kurduğu bu görsel dil, bizi sadece izlemeye değil, o boya katmanlarının arasındaki boşluklarda kendi hatıralarımızın mineral izlerini aramaya davet ediyor.

Sizce bir sanatçının, stüdyosunu tamamen yabancı bir coğrafyaya taşıyıp oradaki havayı ve ışığı işlerine sızdırması, onun özündeki hikâyeyi mi zenginleştirir yoksa kendi köklerine duyduğu o tuzlu özlemi daha mı kalsifiye eder?

0 Votes: 0 Upvotes, 0 Downvotes (0 Points)

Bize Katılın
  • X Network146
  • Linkedin
  • Youtube1.2K
  • İnstagram8.5K

Bir ödül verilmiş, bir film çıkmış, bir sergi açılmış... Hepsi burada.


    E-posta yoluyla bülten almayı kabul ediyorum. Daha fazla bilgi için lütfen şu adresi inceleyin: Gizlilik Politikası



    Reklam

    Sonraki Gönderi Yükleniyor...
    Takip Et
    Arama Trendler
    Apartman Gözdesi
    Yükleniyor

    Giriş yapılıyor 3

    Hesabınız oluşturuluyor ve onay maili gönderiliyor 3